İçimdeki çocuğun soğuk havaya rağmen ”Damda yatacağım,” diye tutturup rüya arası bir uçurtma peşinden koşarken damdan düşerek uyandığı ama her çocuk gibi, bir miktar ağlayıp zırladıktan sonra üstünü başını silkeleyip yeni bir oyuna koştuğu bir zaman. Önce “Dizlerim, dirseklerim acıyor,” diye yerinden kıpırdamaya korkarak, yaralara bakıp bakıp dökülen bir miktar gözyaşı ve sonra yaranın varlığını bile unutup yeni kurulan bir oyunu kaçırmama telaşıyla diğer çocukların arasına karışmak. Sonrası malum: Oyun arası kaptırılan sohbet sırasında kabukları kendi elleriyle koparıp altındaki pespembecik tene kavuşmanın çocuksu hazzı. Ve elleri bile yıkamadan yemeğe koşulan, komşu teyze elinden çıkma ekmek arası beyaz peynir, domatesin doyumsuz yaz tadı.

Biz içinde bir çocuk saklayanlar böyleyiz biraz. İçindeki çocuğu mahzene kapatanların aksine daha çok düşeriz ama boyumuz kısa, hücrelerimiz iyileşmeye yatkın, tenimiz taze olduğu için, yaraları unutmaya da daha yatkınızdır. Üstelik çocuk masumiyetimizle, daha sonra kaçınılmaz olarak tekrar edecek bile olsak, hatamızı kabul eder ve başımızı öne eğeriz bir miktar. Annemiz inkâr girişimimize inanmayıp, “Çıkar bakayım dilini, bakınca anlarım ben,” deyince, kaçılacak yer olmadığını bilip baklayı dilimizden önce çıkarıveririz. “Tamam, arkadaşımın saçını çektim, gözüne de kum attım ama o da bana ‘şişko’ dedi,” gibisinden.

Seviyorum içinde bir çocuk saklayanları ve iyi ebeveynlerin tam aksine, “aman büyümesin,” diye çaba harcayanları. Hayatta en sevdiğim insanlar, en olmadık anda, olmayacak bir çocuklukla günümü aydınlatanlardan çıkıyor. Hep derim ya, “çocuktan ve deliden zarar gelmez insana,” diye. Gelmez cidden. Çünkü biz olsa olsa kendi canımızı yakarız, karşımızdakine zarar vermek istesek de, diz hizasını geçmez tekmemizin isabet alanı ve öldürücü darbeyi öldür Allah indiremeyiz.

Büyümeyi seçen ve yetişkin olan insanlara da saygım sonsuz… Onların varlığı için de şükrediyorum hayata. Yoksa bir uçurtma peşinden damdan düşünce ya da macera aşkıyla bir fön fırçasını saçımıza dolayıp, işin içinden çıkamadığımızda ya da en güvendiğimiz oyun arkadaşımız başka bir oyuna kaçtığında kimin koltuğuna sığınıp ağlarız? Biz çocuklar olur olmaz hikâyelerimizle o yetişkinlerin hayatını çekilir ve eğlenceli kılarken, onlar da bizim yaramızı sarar ve kan kaybının can kaybına dönüşmesine mani olurlar. Böyle bir sözsüz anlaşma vardır aramızda, birbirimize iyi gelmekle yetiniriz.

Beni asıl korkutan, çocukluğu kaybedip ergenlik çağında takılı kalanlardır. Sonsuz bir kapris, hiç durulmayan hormonlar, konuşmak yerine kapıları çarpıp müziğin sesini sonuna kadar açmalar, çirkinleştiği için kendine duyduğu antipatiyi başkalarından çıkarmalar, maymunca iştahlar, sıkılmalar, sokulmamalar ve kendini hatasız, koca bir dünyayı karşısında sanmalar. Yani lafın özeti, daimi bir “Çarşı her şeye karşı” duruşu. Ne zordur böyle insanlarla anlaşmak, sonuca varmak. Aslında yapacakları ama sırf siz dediğiniz için yapmak istemedikleri şeylerle, “beni kimse anlamıyor” lakırdısında aslında kendilerini anlayışa kapatan halleriyle hayatı hem kendilerine hem küçük gördükleri –ama onlara hayran- çocuklara hem de onlara yardım etmeye çabalayan yetişkinlere çekilmez kılarlar.

Çocuk kalmak, ergenlikle sıkışıp kalmak ve yetişkinliğe geçmeyi başarmak, pek çok şey gibi, elimizde değil bunu da biliyorum. Seçme şansım olsaydı, ben de içimdeki çocuğu yetişkinliğe geçmeye ikna ederdim. Ve belki de bu yüzden uzak durmayı seçsem de, ergenleri de anlıyorum. Sanırım onlar da mutlu çocukluklarında kalmayı ya da kendiyle barışık yetişkinliğe geçmeyi tercih ederlerdi.

Bu konuya nereden girdim bilmiyorum. Çevirdiğim kitaptaki bir cümle beni aldı buraya kadar getirdi.

Oysa bugün aklımı asıl yoran mevzu, ‘bir anın, bir insanı son görüşümüz olduğunu bilsek, her şeyi daha farklı yapar mıydık?’ mevzusuydu. Ama içimdeki çocuğun oyuna kaçası var şimdi. Ben izin vermesem, kendi kaçıp gidecek montunu giymeden, üşüyüp akan bir burun, çatlak bir sesle geri dönecek birkaç saate ve alın size ateşli, hummalı bir gece.

O yüzden şimdilik izninizle. Son bakış meselesi, artık başka sefere.

Köprü

 

Ne çok su akmış kişisel köprülerimizin altından, ne çok insan yürümüş geçmiş kah çıplak ayaklar kah kırmızı topuklular kah asker botları kah bağcıklı spor pabuçlar kah bebek patikleriyle köprülerimizin üstünden, kaç hayal kendini atmış korkuluklarından, kaç dilenci avuç açmış benzer teranelerle, kaç yabancıyla göz göze gelip kaçırmışız bakışlarımızı o köprü üstünde, kaç el arabası yük itmişiz bir ucundan diğerine, kaç dilek tutmuşuz asma kilitlerle ve kaç aşığın fısıldaştığını görmüşüz az ötede tek başına oturan evsizin şarabının bittiğine aldırmadan…

Fark ettim ki hayatın sırrı denen şey, aslında kendimiz başta olmak üzere tanıştığımız herkesi “tanımak”, bilmediğimiz bir yönüne sarılıp uyumak ve keşfettiğimiz yeni bir yüzüne bakıp “vay be!” diyebilmek, dilekleri suya atar, tatsız bir rüyayı suya anlatır gibi köprüden itebilmekmiş fazlalıkları ve her gün belki onlarca kez görmeden gectiğimiz o insana selam vermekmiş günlerden bir gün köprünün bir yerinde.

Aşıklar öpüşür, çocuklar korkuluktan sarkar, dilenciler ağlaşır, birileri başkalarının asma kilitlerini çalmakta ararken mutluluğu köprü üstünde, eğilip sudaki suretimize bakmakmış dileğim tutmuş mu diye. 🎈

Farklı

IMG_20200525_232813_302Çok hüzünlü sahillerden geçti yolum. Kuma yarı gömülü duran deniz yıldızlarını da gördüm, can acıtmak için pusu kurmuş cam kırıklarını da. Islak kuma rağmen hiç bozulmayan ayak izlerini ve küçücük bir dalganın köpüklerinde kaybolup giden yalan “seni seviyorum” yazılarını. Fanusu denize varmadan kırılan kırmızı bir balığın pullarını yitirişini izledim elim kolum acıdan felç, hiçbir şey yapamadan.
İzlerken etrafımda olanı biteni, kumun içinde açan bir gelincik kadar olamadım çok zaman. Başımı eğdim ve kumun gözlerime dolmasına ve canımı acıtmasına izin verdim, beni ağlatmasına. Tenimi vaktinde tuzlasaydım, bu kadar acımazdı belki canım ve ben korkmazdım yalnız kalmaktan.

Sorduğum, cevapsız kalan hesapların veresiyesini tutacak bir çırağım bile yok. Hikâyem o kadar eski ve hüzünlü ki anlatmaya en başından başlasam, aklı benden biraz daha çok çalışan herkes, sonunu benden önce tamamlar, daha ben yutkunamadan.
Herkesin içindeki “o farklı,” yanılgısıydı belki kıyıdan ayrılıp kayalıklara tırmanmamın müessibi. Oysa farklıydı, çünkü öyle söylemişti. Kaldı ki yılandan korkmazdı, yalandan korktuğu kadar.
Aynı sahillerden geçmişti yolu, deniz yıldızları, cam kırıkları ve kırmızı balık. Hepsini görmüştü ve gelinciği arıyordu. Çünkü o da korkuyordu yalnız kalmaktan.
Sonra bir deniz kıyısında deniz kabuklarına açtık içimizi. Kırmızı balığın pullarını tek tek toplayıp yapıştırdık tokuşturduğumuz kadehlerimize, fonda bir annenin cok sevdiği bir şarkı, masanın altından el ele tutuşup göz göze ağladık öyle herkese anlatılmayacak hikayelerimize.
Hani şu büyük deniz kabuklarının uzak denizlerin sesini içinde sakladığına dair efsane var ya…Koca bir yalan. Kabuğu kulağına yaklaştırdığında, kenarları saçlarına sürtünüyor ya da tenine. Duyduğun hışırtı kendi yarattığın yanılgının sesinden başka bir şey değil. “Seni seviyorum,” sözüne vergi konmalı. Olur olmaz sarf edilmemeli, yazılmamalı kırmızı kalemle herhangi bir dilde, eski bir şişe mantarına bile.
Ve insan kulağına en yakından fısıldanan sözlere en çok dikkat etmeli her zaman, çünkü hayallerinin sivri kenarları saçlarına sürtünüyor ya da tenine. Duyduğun hışırtı kendi yarattığın yanılgının sesinden başka bir şey değil.

Mahalle

Mahalle komşularım. Onların evleri derme çatma, muhtemelen çok yağmur yağınca su alıyor, kışın ısınmıyor. Ama o evlerin emanet balkonlarında güller, begonviller, asmalar, sardunyalar var rengarenk. Daracık yollarında zeytin ağaçları, bir de asi, edepsiz, nazlı gelincikler. Halılar imece usulü sokakta yıkanıyor, çocuklar sokakta oynuyor, hava güzelse çaylar kapı önünde betonda içiliyor. Bu evlerin kızları rengarenk giyiniyor, oğlanlar yokuş aşağı çift kale maç yapıyor. Arabamın tırmanırken söylendiği, her misafirimin yorumdan geçirdiği hain yokuşumuzu bu evlerin sakinleri hep yaya tepiyor. Duvarlarda kurtuluşun solda olduğunu çığıran yazılar, partizan imzaları. Onların düğünlerinde havai fişek yok ama bahardan sonbahara her hafta sonu en az iki gün düğün var. Düğün olunca kiralik plastik sandalyeler geliyor, yokuş kapanıyor, delikanlılar arabalara eğilip “Abla, şöyle sağdan sap, düz devam,” diye yol tarifi veriyor. (Her arabaya Abla demiyor tabii, benimkinde abla olduğu için öyle:) Arabadaki abla sağa saparken o düğünlerde ne gözler süzülüyor, ne sözler veriliyor kimbilir diye keyifleniyor. Bir düğüne davetsiz mavetsiz gitmeyi hayal ediyor. O abla yokuşlarında çocukların oynadığı, yol ortasında arabadan korkmayan köpeklerin uyukladığı, horozların zamana takmadan kafasına göre öttüğü bu yeri çok seviyor. Hiç gitmek istemiyor. #hayatsanatesekkurederim

Mayıs 2014, İzmir

 

 

 

Gelincikler oldu mu?

bazı sabahlar yüzlerce tezata uyanıyor insan. biraz daha uyumak istiyor ama o gün yapacak çok güzel işleri oluyor. radyoyu açıyor bir şarkı duyuyor, “Ne oldu bizim nesle?” diyen. İçinden ya sana ne oldu Kenan, nerede eski şarkıların, diye geçiriyor. gece gürültüyle, sevimsiz gökgürültüleriyle yağan yağmurun arındırdığı denize içi gidiyor, kendi içi yıkanmış gibi, sonra yağmurun şiddetinin boynunu büktüğü, bir akşam önce bıraktığı halleriyle ilgisiz papatyaları görüp buruluyor. yaşamak, çok şey başarmak istiyor, yaşıtı olan, çok başarılı bir genç adamın olmayacak ölümünü görünce hevesi kırılıyor. kızını servise bindirmek için karşı kaldırımda arabasında beklerken, aradaki on küsür metreden içine işleyen gülümsemesine on küsür sene sonra ilk gülümsemesi gibi aşık olurken, yaşamaya sadece 4 gün dayanabilmiş bir bebeğin haberini okuyup bulutlanıyor. yılın en sevdiği, en sevinçli zamanını yaşarken, neyi olursa olsun sevmek ve sevinmek için artık eskisinden çok çaba harcanması gerektiğini hatırlayıp her şeye kızıyor. belki de hepsi yatmadan önce okuduğu o kitap yüzünden. kitaptaki Müzeyyen kızkardeşini sevmiyor ama Sevinç iki ablasını da çok seviyor. ya da suç hala nazlanan gelinciklerde. Sevinç onları nazlarına kafa tutan dayanıklıkları için seviyor ama onlar bu bahar bir türlü gelmek bilmiyor.

Nisan 2014.

İrmik

Havanın yüzü asık. Beni dört mevsim terk etmeyen yapma mavi ortancalarımla bakışarak çalışmaya çalışıyoruz. Herkes kendi işini yapıyor, ben çevirimi, onlar mavi ortancalıklarını.
Mavi ortancalık nedir? derseniz aykırı bir duruştur o. Siz pembesinizdir aslında, biri gelir alüminyum sülfatı basar toprağınıza mavi olursunuz. Sonra da “Neden mavi oldun sen?” diye söylenerek kapıya koyar saksınızı, siz maviliğinizle kalır ve inadına direnirsiniz hayata; koşulan şartlara, koşulmayan yollara, yarıda bırakılan filmlere, başkalarının hüzünlü hikâyelerinin de sizi yaralanmasına, özü sözü bir olmayan insanlara rağmen. Çünkü siz, toprağınız hangi rengi gerektirirse -mavi, pembe, beyaz- her tür yaşarsınız ama mavi olmayı başka seversiniz.Toprak sahibinden ötürü.
Biz mavi ortancamla bakışırken içimin daimi sakini Hüzün yine çıkıyor odasından, kalbimin üstüne oturuyor. O oraya oturunca bir levyeye basılmış gibi gözyaşları fırlıyor göz pınarlarımdan, sıralanıyorlar yan yana alt göz kapağımın üstüne. Ama artık büyüdüler, kolay kolay atmıyorlar kendilerini aşağıya, bir süre balkondan etrafı seyredip geri çekiliyorlar. Yani uzunca bir süredir yeni yaş üretmiyor bu gözler. Eskileri çıkarıp çıkarıp kullanıyoruz. Malum devir ekonomi devri,çok eski sevinçlerle ısıtıyoruz odalarımızı. Ne çok şeyin özlemi saklı kiracım Hüzün’ün odasında, bilseniz. Uykusunun sık sık bölünmesine,hava almak için kalbimin üstüne çıkmasına şaşırmıyorum. Gezinti için hep kalbimin üstünü seçmesine bozuluyorum bazen ama,”Sen bakma hava almaya çıkmış gibi yapmama, kalbini yokluyorum aslında,” diyor ben sitem edince. “Tıka basa doldurmuşsun içini kırıklarla,” diyor. “Attıkça kanıyor baksana.”
Hüzün haklı. Bu yaşımda yeni anladim ki hayatı çok farklı bir şey sandım ben ve iki kat yaşadım her şeyi. Ama baştan başlasam, sanırım iki değil üç kat yaşardım bu kez; bende gri hücrelerin olması gereken yerler de kan kırmızı, yapacak bir şey yok.
“Kalk,” diyorum Hüzün’e. “İrmik tatlısı yapalım,iyi gelir.”
“Gözünü seveyim insan gibi şeker koy, doldurma kuru üzümü,” diyor. “Tamam,” diyorum, eski usul bir sevinç bulmak için mutfağa gidiyoruz.

Göz yaşları odalarına çekiliyor. Bugün de dökülen yok, çok şükür. Dökülmek yağmura kalıyor.

Geçen yıl tam bu perşembe bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağı bir viraj aldım. Ne o virajı alan ilk ya da son kadınım ne de bu, dönemeçli yolumda aldığım ilk ve son viraj. Fakat bu viraj biraz sert oldu, biraz hızlı girmiş olmalıyım ki arka kapısı açıldı arabamın, bazı yolcular arka koltuktan uçuruma savruldu. Emniyet kemerine sıkı sıkı tutunanlar ve tam uçurumda arabaya atlayanlarla kâh güle kâh ağlaya devam ediyoruz yola.

Dedim ya o gün bugün hiçbir şey aynı değil. Sadece benim olmayan, çok kadınlı bir hikâyede, dilim “Aldırmıyorum,” dese de kalbim aldırıyor. Biliyorum hepimiz aldırıyoruz. Aynı hikayeyi paralel hayatlarda yaşarken kurduğumuz şaşalı iyimserlik ve şükür cümlelerinden biliyorum. Kendimden biliyorum.

Ben şanslıydım, ucuz atlattım. Benden daha zoruna katlanan bütün hemcinslerime şapka çıkarıyorum. Hepimizin virajlarında şahsımıza özel uyarı tabelaları var. Benimkinde “artık önce kendi maskemi takmayı öğrenmem gerektiği” yazıyordu. O gün bugün bunu yapmaya çalışıyorum. Ucuz atlatırken belki öncesinde güçsüz düştüğüm için, ayaklarım azıcık zor kalksa da yerden, aslında delice bir aşkla çok sevdigim ve sonu mutlu bitecek bir hayalin peşinde koştuğum çocuksu hayatımda, içimde ben istemeden bozulan hücrelerimi ameliyat masasında bıraktığım gibi, ben istemeden yaralanan kalbimi “kalpten” sevmeyen herkesi ve her şeyi geride bırakıyorum.

Kalbimi kırdırmam artık desem de yine kırdırdığım oluyor elbet. Güvendiğim yerden sormama rağmen cevap yanlış olunca, başımı öne eğiyor ve iki yeni yol arkadaşıma soruyorum soruyu: “Bunca yıl sizsiz öğrenemediklerimi siz de mi bilmiyordunuz yani? Yoksa sizinle bir alakası var mı olanların?”

Bu sabah bu yıldönümüne özel kendime bir kuaför keyfi hediye ettim. Yolda gelirken radyo kapalı olmasına rağmen, kendimi “yazdığımı yeniden yazamam,” diyen şarkıyı söylerken buldum. Tam o anda telefonun malum ilaç saatini hatırlatan alarmı ötmeye başladı. Uyumsuz melodisine rağmen inatla tamamladım şarkımı.

En masum hayalimin peşini bırakmama inadım gibi.

Sonra burada oturmuş bunları yazarken çoook sevdiğim bir şarkı başladı. Bugüne özel bir hediye olarak aldım, kabul ettim:
“… dreams really do come true.”
Yes, indeed they do.