Kupa Kızı İzmir(yeniden)

Ankara mesafeli durmaya yemin etmiş, kimseye okutmayacağı öyküler yazan hüzünlü bir adam. İnsan çok yalnız hisseder onun koynunda gibi geliyor bana; sevildiğinden hiç emin olamaz. İzmir cilveli, neşeli, pabuç bırakmayan bir kadın. Ona âşık olmak da kolay, onunla yaşamak da. İstanbul ise eskiden sadece şuh, değişken, kaprisli ama çok güzel bir kadın olduğunu düşündürürdü bana. Şimdi ise ortada birden fazla kadın olduğunu düşünüyorum. Masum bir genç kız yaşıyor vapurlarında; Boğaz kıyıları hayranı bol, güzel ama kimsenin anlamadığı kadar hüzünlü, hiç konuşmayan bir kadın. Şirretlik ve hırstan patlamak üzere, illa marka giyeceğim diye kendini tüketen bir kadına dönüştüğü semtleriyle anlaşmam imkânsız. Bazı arka sokakları sabaha kadar konuşsak sırtındaki yükü hafifletemeyeceğim, otuzunda bile elli gösteren, hayal kırıklığından yapılma, yorgun ve umutsuz bir kadını saklıyor koynunda. Bazı yerleri tartışmasız transseksüel. Hem de öyle hissettiği için değil -ah, keşke öyle hissetse-, böyle daha çok ederim diye düşündüğü için, inanmadan, gerçekten hissetmeden ucuz bir ameliyat masasına yatmış, geri dönüşsüz bir zavallı artık. Bir de misafiri hiç bitmeyen, sofrası boş kalmayan bereketli anne olduğu meydanları var. Hayatın başladığı, hayatın büyüdüğü ve ondan dört bir yana saçıldığı. Ben o meydanları seviyorum en çok. Tesadüfleri de çok, simitçileri de.

Ah güzel İstanbul, yine geldin yazımın orta yerine oturdun. Oysa benim derdim Maça Valesiyleydi bu sabah. Biraz Ankara’ya benzeyen Maça Valesi.

Hemen her evde bir iskambil destesi vardır. Ve hemen her çocuk ilk oyunu piştiyi öğrenmeden önce bir süre haşır neşir olur iskambil kâğıtlarıyla. Fırsatını buldukça çaktırmadan çıkarır durduğu çekmeceden. Çok iyi kalite değilse (zaten çok iyi kalite iskambil destesi varsa evde, çocuğun ulaşacağı yerde durmaz) oynarken illa uçlarını bozar, kenarlarını kaldırır, nasıl olur, nereye giderler bilmem ama mutlaka bir iki tanesinin kaybolmasına neden olur ve yetişkinlerin bir akşam aniden oyun oynamaya karar verip desteyi çıkarması ve beklenmedik hasar manzarasına sinirlenmesi üzerine hakkı olan azarı işitir. Ama dayak yemez. (İskambil kâğıtlarının zarar görmesi dayağa lâyık suçlar kapsamına girmez. Hem misafir varken dayak atılmaz.)

İskambil kâğıtlarının bu kırılganlık huyunun, misafir gidilen bir evde gizlice kurcalanan tek eşyanın bozulmasına neden olunması, tırnakların içine -nereden gelip de birikiyorsa artık- biriken kirlerin hiç eksik olmaması, burnun hep mendilsiz kalınan zamanda akması, zaten minicik kalmış silginin sınavda zıplayıp üç sıra öne kaçması ve söylenen bir şeyi anlamayıp bir daha sormaya çekinmek gibi, çocukluk döneminin değişmez kahırlarıyla bir kardeşliği vardır. Fıtratta vardır, illa yaşanır.

Ben de önüne iskambil destesini yayıp destenin üstüne bir masal yazan çocuklardandım. Maça Papazının hışmından çok korkar, baba dediğinin Sinek Papazı gibi olması gerektiğini düşünürdüm. Ama Sinek Kızı evini iyi evirip çeviren ama biraz fazla titiz bir kadın gibi gelirdi bana. Yanında pek rahat edilmezdi. Maça Kızı sevimsiz bir şeydi. Sürekli fesatlık peşine, sivri dilli bir şey. Karo Kızı ise çok süslüydü, güzelliğinden pek emindi ama sadece güzel olmaya taktığı ve herkese burun kıvırdığı için ruhsuz ve sevimsizdi. Ona sır verilmezdi. Herkes Sinek Valesini severdi. Temiz yüzlü ve yakışıklı, yani bir tür Behlül’dü. (Ben o zamanlar Behlül’ü tanımazdım tabi, kitabı okuyacak yaşta değildim, ilk diziyi de seyretmemiştim. O zamanlar dizi izlemek biz çocukların günlük çizelgesinde yoktu.) Sevmenin kolay olduğu, doğuştan şanslı yüzleri sevmeyi o zaman reddettim. Haksızlıktı. Haksızlık en dayanamadığım şeydi.

Ben en çok Kupa Kızını ve Maça Valesini severdim. Kupa Kızı tatlı, uysal bir kızdı ve bilirdim, o da Sinek Kızı dışında her iskambil kızı gibi, Sinek Valesini severdi. (Sinek Kızı, Sinek Valesinin ablası. O yüzden Sinek Valesini Kupa kızıyla aynı anlamda sevemez.) Ama diyorum ya Sinek Valesi sadece suretti, masum görünürdü evet ama arkası yoktu, yazmaya kalksanız bir hikâye bile yazamazdınız ona. Zaten yazsanız da okuduğunu anlamazdı. (Bu yüzden Teoman’nın bula bula Sinek Valesine şarkı yazmasını esefle kınıyorum.) Ben isterdim ki Kupa Kızı Maça Valesinin onu sevdiğini anlasın. Onu ezen babası ve sevimsiz ablasına rağmen, sevmeyi Sinek Valesinden iyi bildiğini görebilsin. Şu Maça Valesinin de yüzü gülsün. Kara kalbinin hüzünden yapılma uzantısı kaybolsun, rengi siyah kalsa da, biçimi bir kalbe dönüşsün. Bence mutlu olurlardı. Ama iskambil karakterleri çizim itibariyle tek bir yöne bakabildikleri için, Kupa Kızı’nın da elinde değildi kafasını çevirip onu görmek. Ve Maça Valesinin de elinde değildi kafasını çevirip denizi görmek ve illa ve hep Kupa Kızını sevmek zorunda olmadığını anlamak. Bana sorarsanız, aradan geçen 30 küsür seneye rağmen, Maça Valesinin Kupa Kızına umutsuz aşkı bitmedi. Ve Kupa Kızı onu hala görmedi. Sinek Valesinin sona bağlanmayan, uçarı aşkıyla idare ediyor hâlâ.

İskambil kâğıtlarının ayakları olsaydı, gidebilselerdi onların hayatları ve mizaçları da değişirdi, kim bilir? Değişebilmek ve iyileşebilmek için yer değiştirmek gerekiyor bazen. Aynı şeye diğer tarafından ya da uzaktan bakabilmek. Hem kimbilir, belki de ayakları olsaydı, İstanbul da İzmir’e uğrardı bir ara. Ondan yaşamayı öğrenirdi. Ve gülümsemeyi. Kadeh tokuştururlardı bir deniz kıyısında ve İzmir ona nefesini bırakmayı, kendi gibi olmayı öğretirdi. Hem Karo hem Maça hem Sinek Kızıydı İstanbul. Kupa Kızı İzmir hep daha güzeldi.

Reklamlar

Elbette

Yazdığım her kelime bir öncekine vuruyor ve onu sarsıyor yerinden. Bir önceki hecenin hükmü kalmıyor, peşine bir yenisi düşerken. İndirimden alınma yersiz parçalar gibi, bazen kopuk bir bütünlükle sıralanıyor her şey. Bazense tesadüflerden yuvarlanıp insanın başından kalkmak istemeyeceği sıcaklıkta bir masaya dönüşüyor o rengȃrenk tabak çanaklar. Örtünün üstünde birkaç şişe şarap, biraz peynir ve güzel bir ekmek, dumanı tüten. Ve boy boy mumlar.
Hepimizin sandalyesine farklı bir renkte tül bağladım siz görmeden. Bahar esintisiyle kıpırdanırken renklerimiz, sırayla birer şarkı mırıldanıyoruz siz ve ben. Çok severim dost sofralarını. Yüreklerin ortaya serildiği sihirli zamanları. Yalanın uğramadığı akşamları ve her şeye rağmen, yaşama isteğiyle dolu insanları. Sıra bana gelince, eski bir dert türküsü geliyor dilimin ucuna. Hani şu köy kızlarının kilim dokurken, hasretliklerine yaktıkları türden.
Çiçekli tabaklarınızın yanına bıraktığım her biri ayrı renk peçeteler, ağzınızı silmeniz için değil, kaçak gözyaşlarınızı gizlemek için aslında. Ben söylerken, siz kendi hasretlerinize ağlıyorsunuz, ucu size dokunuyor yanık sesimin. Aranızda özlem nedir bilmeyen sert mizaçlı erkekler de var -buğulanan gözlerini sigara dumanlarının ardına gizleyen-, sevdanın kıyısına yeni gelmiş, suyundan ilk kez içip hasta düşmüş on yedilik kızlar da, benim gibi, sonsuz gençliğin çıkış kapısı dibinde oyalanan, bahar çiçeklerinin kokusunu içine çeken şarap kadınlar da.
Sevda hepimizi öpmüş bir zamanlar… Büyümüşüz bilmeden, insan olmuşuz sevgimizin saçları arasında. Yıldızlara anlatmışız her neyi sevmiş ve istemişsek ve sarmaşıkların arasına gizlemişiz elimize kalan son dilek çaputunu. Her birimizin yanındaki görünmez sandalyede bir sevda anısı oturuyor. Ben en çok böyle anlarda görüyorum gözlerinizdeki baharı. Hepiniz öyle güzel bakıyorsunuz ki gördüğünüz aşk olunca. O gözlerde denizi görüyorum, kuşları, özgürlüğü, yelkenlileri, gelincikleri, yunusları, kuzucukları, yazılmamış kitapları. Sevdiğim ne varsa, aşka bakan yüzlerin çizgilerinde aslında. Masamızda aşk, masamızda dostluk, masamızda ortaya karışık bir sevda masalı ve en güzel kelimeler.
İnsan sadece bir başkasına aşık olmaz ki. Gün gelir duyduğu bir söze, kulağında bir anla bütünleşen bir şarkıya, hanımeli kokusuna, bir kitap kahramanına, bir kadeh şıngırtısına ve mavi bir kuşa aşık olabilir. Belki en çok bu yüzden seviyorum sizi. İşte bu yüzden Tanrı korumalı bizi. Sevdiğiniz için. Sevdiğimiz için. Sandalyemin arkasında mavi bir tül. Peçetem pembe, bardağım sarı. Ve kadehimdeki şarap, kıpkırmızı.
Benden sonraki dosta geçiyor şarkı söyleme sırası. “Senin için,” diyor ve işte bu şarkıyı söylüyor.

Elbette.

 

Nasıl?

Uzun zamandır yazmıyorum. Ya da en azından gözün göreceği kelimelerle değil. Zihnimden her gün onlarca kelime geçiyor, sadece benim gördüğüm cümlelerle, tekrar okumamak, kimse tarafından okunmamak üzere suya yazıyorum.

“Neden?” diye sormayı bıraktım. Bir nedeni yok çünkü. En azından arayıp bulacağımız bir neden ya da nedenler yok. Böyle bir şey yaşamak. Hiçbir şeyin aynı kalmadığı, bir şeyleri suya yazı yazar gibi inşa ettiğimiz ve dalgalar yazıları alıp götürünce, geçiciliği en başından bilmiyormuşuz gibi boşuna üzüldüğümüz bir şey hayat.

Belki de her şey ilkokulda önümüze açılan hayat bilgisi kitaplarının, kışa hazırlık için hiç dağılmayan mutfaklarda turşu ve reçel yapılan, akşamları büyükanne-büyükbaba dahil herkesin oturma odası koltuklarında sağa sola kaykılmadan, derli toplu oturup çay içerek sohbet ettiği, küçük çocukların tek derdinin sokakta bulduğu kediyi eve götürmek olduğu resimleri yüzündedir. Belki de hayat bilgisiyle hazırlandığımız şeyle, karşımıza çıkan arasındaki büyük fark yüzünden hepsi.

“Neden”i bırakalı beri, “Nasıl?” diye soruyorum kendime. Dünyada bunca yolunda gitmeyen, yolundan çıkarılan şey, bunca yokluk, bunca eksiklik ve bunca fazlalık varken nasıl hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşayabilir insan? Nasıl sadece kendi düzenini düşünerek sürdürebilir hayatını? Kendi payıma yaşıtım insanların çoğunun gördüğünden daha fazla üzüntü yaşadım ama yaşadıklarımın benden çok genç birçok insanın gördüklerinden daha az üzüntü içerdiğini bilecek kadar büyüğüm artık.  Dünyada bu kadar üzüntü, bu kadar kaygı, bu kadar son varken, nasıl suyun üstünde tutabilir insan başını? Ağzına burnuna pis suların dolmasını, gözlerinin tuzdan yanmasını, ciğerlerinin acımasını nasıl önleyebilir?

Küçük kız bir kız çocuğu vardı yandaki odada. Üç yaşındaymış ama sanki bir yaşında gibi minicikti. Nedenini sormadım ama kısacık kesilmişti saçları. Sonra öğrendim ki erken doğmuş, bir sürü eksik ve yanlışla. Komşu olma nedenimiz onun yarık damağıymış meğer, ameliyat gününü beklemeleri için yatırılmış Elif hastaneye, yanında yarı yaşımdaki annesiyle. Önünden geçtiği her odada öyle ya da böyle acısı olan insanlar gördüğü, koridorda elinde dreniyle dolaşan cüssesinin en az beş katı büyüklerle karşılaştığı için tedirgin, sessiz ve uzaktı hep. Benden de hoşlanmadı haliyle, iki elimde birer dren. Sonra ameliyat gününe bir kala, ateşi yükseldi Elif’in. Ameliyat günü geldiğinde hala düşürememişlerdi ateşi. “Böyle olmaz,” demiş doktor amcalar, “şimdi gidin, sonra gelin.” Çok minik olsa da anlamış olsa gerek, Elif’te bir neşe sonrasında!  Benim kapımdan kafasını uzatıp el sallamalar, yan odadan bize kadar gelen şarkı sesleri… Hepimizden kaçan, gıkı çıkmayan o çocuk değildi artık. Ve hepimize el sallayarak yola çıktı gitti aynı gün, mavi gözlü annesiyle birlikte, dedesinin arabasında Muğla’ya doğru. Sık sık aklıma geliyor, Elif dönmüş müdür hastaneye? Dönecek elbet bir gün. Herkes gibi yolu bir şekilde düşecek o hastaneye.

Bunları bilmeden, bunları düşünmeden, her şey bir hayat bilgisi kitabı ünitesindeki kadar kusursuzmuş gibi yaşamayı başarmak mümkün mü gerçekten? Unutmak ve ihtimalleri hatırlamamak mümkün mü? Kulaklarınızı sese tıkayıp gözlerinizi yumup yüksek sesle şarkı söyleyerek yok saymak mümkün mü? Olan her ne olursa olsun size değil, sevdiklerinize değil, bir başkasına olmuş diye çaktırmadan sevinerek, önünüze bakarak yaşamak mümkün mü? Sevginizin bencilliğinden utanmadan, hatta o sevginin “yüceliğiyle” gurur duyarak?

Yan odadaki bacağı yüzünden hiç koridora çıkamayan, refakatçisi olmadığı için hasta bakıcıların ilgilendiği genç adamın, sabah  kahvaltı dağıtılırken sırf hareket olsun diye koridora çıkıp odadaki anneme, “Anne, çay için bardak getirsene,” diye seslendiğimde  bana yattığı yerden, “Abla, bende bardak var lazımsa, bak dolabın altında,” diye seslendiğini ve sonra gün boyu içimden, “Bende de anne var lazımsa kardeş,” diye geçirdiğimi unutmak mümkün mü?

Gırtlağımda korkudan, mahcubiyetten, meraktan, özlemden kocaman bir yumruyla yattığım ameliyat masasında doktorumun içeri girdiği ve o ana dek başkasının -ve tabii benim- umurunda olmamışken ilk iş çıplak bacaklarımı örttüğü bir an var. Beni konuşturmaya çalışan anestezi uzmanına cevap vermeme engel olan o koca yumruyu eriten o an. Çok uzakları yakın eden, çok yakınları uzak eden sonsuz bir an.

Bana ait, ömrüme, büyümeme tanıklık etmiş bir şeyleri orada bırakıp yerine eklenmiş yeni kaygılar ve sonsuz ihtimalle döndüğüm eski ama yeni hayatımda  ne ben eskisi gibiyim artık, ne sevmekten anladığım ne de sevilmekten.

Sevenler de eskisi gibi değil, mağdurlar artık sevilmemekten. “Biz böyle olsun istemezdik”, ben ve hücrelerim. Biz bir şiiri hayal etmiştik, çirkindi dar zamanlarda bir sevgiyi söylemek. Oysa kendimizi zamanın çok pahalı olduğu sürrealist bir roman içinde bulduk.

Kim bilir, belki de hayat bilgisi dersinde,  yukarıdaki “nasıl?” paragrafının cevabının işlendiği gün, ben sınıfta yoktum; bilgim bu yüzden yetersiz kalıyor nasıl’ları kıvırmaya.

Sahi ya,  ben o gün evde kalmıştım. Merdivenden yuvarlanmıştım o sabah okula giderken.

O sabahı hasta yatağımda Rüştü Asyalı’nın sesinden Okul Radyosu dinlemeye ayırmıştım.

 

aidat

Hava karardı. Baş başayız. Erken biten akşamlardan biri daha olmalı gelen. Biraz daha oturacağız, belki bir iki saat daha. Oturmak dediysem, o yatacak, ben oturacağım. Bir süre önce, moral olsun diye ona bileklik  de hediye eden dünya tatlısı bir hemşirenin akıl etmesiyle, yatağıyla refakatçi koltuğunun yerini değiştirmişiz. Televizyona bakacağız biraz. Halimiz olursa azıcık konuşacağız. Sonra ilaçlar girecek devreye, uyusun diye ışığı da kapatacağız. Ben yattığım yerde telefonuma bakacağım, bizde hayat durmuşken dönmeye devam eden dünyalarda dolaşacağım. Sonra belki onun iPad’ini alacağım. Son girdiği adresler ateşler kusacak içime. Ceyla Gölcüklü’nün adını bulacağım arama motorundaki son kelimelerde. Neyi merak ederek aradığını bileceğim o ismi; merak ettiklerini hiç konuşmasak da. Sonra ilaçların etkisiyle derin bir uykuya dalacak. Uyku arasında, “Ayşe uyudu mu?” diye soracak. “Uyudu, merak etme,” diyeceğim. “Sen yokla onu yine de,” diyecek. Ben sesim çıkmasın diye karanlıkta yastığı yüzüme kapatıp hıçkırarak ağlayacağım. Sonra yine telefonuma bakacağım. Bizde hayat biterken, dönmeye devam eden dünyalarda dolaşacağım.

Onun artık böyle hevesleri yok. Limonataya seviniyor bir tek. O da iki yudumluk bir sevinç. Onun tatsız kahvaltısına katık ettiğimiz kaçak zeytinlerime bir de.  Ve son zamanda, köşedeki fırından aldığımız susamlı halkalara. Susam dokunur mu, dokunur muhtemelen. Ama biz bunları hesaplamayı bırakalı çok olmuş. Hoş, canı da ne çekiyor ki zaten?

O ise bırakmadı ipin ucunu, kolay da bırakmaz, huyu değil. Hem, bana sormuş birkaç gün önce, “Bana söylemediğiniz bir şey yok, değil mi?”, bakmışım yüzüne, “Bana baksana sen,” demişim, “Kötü bir şey olsa, ben böyle olabilir miyim?” “Doğru,” demiş inanarak. Kötü bir şey olsa ben böyle olamam. Ama kötü bir şey var ve ben böyleyim.

Son zamanlarda ne yese kusuyor üstüne. Biraz da bu yüzden aldırmıyoruz sanırım. Ne olsa kusacak yine. Zaten karnı da ağrıyor.

Avuntu olsun diye bir iki susamlı halka. Ve sonra böbrek biçimindeki plastik kusmuk kabı.

Bitmiyor bu sefer kusması. Her zamankinden çok. Hem rengi de koyulaşıyor. Hemşireye gidiyorum. Bankodan hiç acele etmeden kalkarken, “Normaldir öyle kusması,” diyor. Kaldırılmaya bayılmadığını her ayak sürüyüşünde belli ederek gelip bakıyor. Son kusmuğu görünce, yüzü değişiyor. Doktoru aramaya gidiyor.

Ne acayip,  hafızamda susamlı halkaları yerken cama paralel yatıyor. Kusmaya başladığında ise camın karşısında.

Akşamın bir vakti, nöbetçi doktor geliyor. Tatlı bir kadın. En yakın arkadaşı da benzer bir durumdaymış, içtenlikle üzülüyor. O ara kopuk bende, olayın nasıl geliştiğini hatırlamıyorum ama sanırım doktor bir süre bir şeylere baktıktan sonra, “Mide kanaması geçiriyor,” diyor. Bir doktor daha geliyor. Bu sefer bir erkek. Saat gece yarısını geçiyor artık. Müdahale edeceğiz diyorlar. Midesi yıkanacak. Ağzına hortum falan sokulacağı için, “İstemem,” diyor. O kadar yorgun ki artık. “Mecbur,” diyorlar, “yapacak bir şey yok.”

Ablamı arıyorum. Bir de eşini. Ablam anneme duyurmadan çıkarken evden, karşı kapıdaki kardeşim de duyuyor. Kuzenim de onda. Peş peşe geliyorlar.

Oda bir anda küçük bir operasyon odasına dönüşüyor. Yer yerinden oynuyor. Yapılmasını istemediği şeyi yapmalarına izin vermesi için yalvarıyoruz ablamla.  Mecbur, sonunda pes ediyor. Hangi birine karşı koyacak. Tepesinde bir sürü insan, karnında müthiş bir ağrı.

Daha ilk müdahale esnasında öyle bir kan kusmaya başlıyor ki… Kan, bildiğiniz kırmızı kan. Her yer kan içinde kalıyor.

Öyle anlatıldığı gibi on dakikalık bir şey değil. Saatler sürüyor her şey.

Sonra sabah oluyor, çok kan kaybettiği için kan peşine düşüyoruz.  Ben yanında kalıyorum. Kan çağrımız üstüne uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımız çıkıp geliyor hastaneye sabahın kör vakti. Onunla birlikte endoskopiye girmesini bekliyoruz. Kanamadan sonra ağrısı diniyor en azından. Uslu bir çocuk gibi, ama kimi görse yorgun gülümseyerek geziyor sedyesinde.

Sonra kan vermek ve dinlendirmek için yoğun bakıma indiriyorlar. Bana ihtiyaç olmadığı için eve gidiyorum. Banyo yapıyorum, yatıp uyuyorum. Öğleden sonra Ayşe geliyor zıplayarak. “Teyzemi yoğun bakımdan çıkarmışlar.” 11 yaşında ve bir süredir mutlu olacak daha iyi bir sebebi yok.  Birkaç hafta önce, teyzesinin iyileşemeyebileceğini anlatmaya çalıştığımda, “Sen çok kötü kalpli bir insansın,” diye ağlamıştı. Televizyonda Çalıkuşu vardı. Feride’nin annesinin ölümünün arasına sıkıştırmaya çalışmıştım kötü ihtimali.  Ütü masası açıktı salonun ortasında. Üstünde Ayşe’nin turuncu okul tişörtü.

Sevinç içinde hastaneye koşuyorum. Kolunda kan torbası ve serum, ablamla oturuyorlar. Hiç hali yok, o kadar yorgun ki. Yoğun bakımda yatarken, onunla her gün ağabey gibi ilgilenen ve bize de can dost olan doktoruna, “Beni odama çıkarın, sıkılıyorum, ailemin yanında olmak istiyorum,” demiş, aslında ondan çıkarmışlar.

İlaç verdikleri için uyuyor. İkimiz baş başa kalınca, daha hava kararırken söndürüyoruz ışığı.  Ziyaret yasağı olduğunu bilmeyen bir arkadaşımız kapıyı aralayıp içeri uzatıyor başını. Gürültü etmemek için işaretle anlaşıyoruz, geri çıkıyor. Çok geçmeden uyanıyor. Halsiz, keyifsiz, sessiz. Uyuyamıyor geri, yattığı yerde rahat etmiyor. Zorla kalkıyor. Geri yatıyor. Olmuyor, başını ayakucuna koyuyor. Olmuyor, refakatçi yatağına yatıyor. O da olmuyor, yatağına dönüyor. Ama uyumuyor.

Ve ben, dünyanın en aptal insanı olarak, oturduğum yerden izliyorum onu. Arada bir yatağın yanına otursam de genel olarak mal gibi bakıyorum ona.

Bir ara yine yatağın kenarına ilişiyorum. Elini tutuyorum, sessizce bakışıyoruz. Ya da bir şeyler konuşuyoruz ama o kadar önemsiz ki hiçbirini hafızama kaydetmiyorum. Tam kalkacakken, “Kalkma,” diyor. “Yanımda otur.”

Ve ben dünyanın en aptal insanı olarak, yanına uzanıp ona sarılmayı akıl etmiyorum.

“Aidatı ödemekle” ilgili bir şeyler söylüyor. Sonra kendini topluyor saçma olduğunu fark edip. Bu işte bir gariplik var. Hemşireye gidiyorum. Nöbetçi doktorları arıyor. Sanırım o ara ben de ablamı arıyorum. Nöbetçi doktorlar geliyor. İkisi bir arada. İkisi bir arada paketinden dökülme kahve sohbetlerini böldüğümüz hissini uyandıran iki kadın. O ise sessiz ama uyanık. İkisi bir arada elleri ceplerinde karşımıza dikilip karaciğer yetmezliği zart zurt nedeniyle böyle saçmalamasının normal olduğunu,   lavman yapılması gerektiğini yoksa komaya gireceğini söylüyorlar. Gözünün içine baka baka.  (Aslında biri söylüyor. Sanırım öbürü sohbet asansörde de sürsün diye gezmeye gelmiş.) Çiğ çiğ yemek istiyorum ikisini de. Her gün yaşadıkları şeyler olabilir bunlar. Ama insanın 40 yaşındaki ablası her gün ölmeye yatmıyor. (Sahi herkese teşekkür ziyaretine gittiğimde onları neden görmedim?)

Kendi doktorumuz gelmeden dokunsunlar istemiyorum ona. Birazdan gelecek zaten. Yine yanına oturuyorum. “Annem sandım seni bir an,” diyor. “Annemi çağırayım mı?” diyorum. “Çağır,” diyor. Hastane serüvenimizde ilk kez üzer miyiz demeden annemi çağırıyoruz, ne de olsa vakit, “Anne, bitti,” vakti.

Ablamlar geliyor. Kendi doktorumuz da geliyor o arada. Ben az önce gelen iki empati yoksunu doktora çemkiriyorum. “Sevinçciğim,” diyor yine doktor ağabeyliğiyle. “Doğru söylemişler.”

Lavman yapılıyor. Tuvalete kalkmakta ısrar ediyor ve kalkıyor da. O takatsiz, o bitkin haliyle bile teslim olmuyor.

Ablam bana Xanax veriyor, küçücük bir köşesini. Hiç ilaç içmediğim için hemen çözüyor beni. Azıcık kendime geliyorum.

Annem öyle tatlı konuşuyor ki nasıl bu kadar sakin, nasıl bu kadar anne, hayran kalıyorum. Annemden elma istiyor. Rendeliyorlar elmayı, rende ne ara geliyor, nasıl oluyor hatırlamıyorum. (Xanax’lıyım ben artık, dünya kesik çizgi nokta kesik çizgili bir yer artık.) Yiyor elmasını. “Evimize gidelim,” diyor anneme. “Evimize gidelim.”

Sonra diyorlar ki, yoğun bakıma indirmemiz lazım artık. Eş dost hastaneye yağmaya başlamış. Hep birlikte onu asansöre geçirip bahçeye iniyoruz. Bahçe hep biz. Duyan geliyor, duyan geliyor. En çok yarım saat sonra, birkaç gün önce çekmeye kalktığım ama almadığım para hesaba dönmüş mü diye bakmak için Nesli’yle birlikte 200 metre ötedeki ATM’ye gidiyoruz. Çünkü bok var. Çünkü para çok önemli. Çünkü ben malım.

Daha biz ATM’deyken ablam arıyor. “Sevinçcim, gel istersen, bir şey oluyor,” diyor.

Nesli’yle koşar adım dönüyoruz. Yoğun bakımın kapısına iniyoruz. Kaç dakika sürüyor, 10, 15? Kapı açılıyor, doktorlar çıkıyor. “Çok üzgünüz,” diyorlar. “Solunum cihazına bağlarken kalbi durdu.”

Durdu. Kalbi. Banu’nun.

“Görebilir miyiz?” diyoruz. “Tabii,” diyorlar.

İçeri giriyoruz. İkişer ikişer. Önce hangimiz bilmiyorum. Hareketsiz yatıyor. Ağzının kenarında biraz kan var. Gözleri yarı kapalı sanki. Elini tutuyorum. Alnını öpüyorum. Nereden aklıma geliyor bilmiyorum ama ona teşekkür ediyorum. Bana yaşattığı her şey için.

Galiba seviniyorum öldüğüne. Bu kez aptal olduğum için değil. Ne kadar yorulduğunu gördüğüm için. Karnından ikide birde su alınmasına ben bile artık dayanamadığım için. Filmlerdeki gibi yatağınıza uzanıp ölemediğiniz, sizi sürekli tomografi, MR,  ultrason, endoskopi hırpalayıp durdukları için.  Artık iyi olmayacağını bildiğim için.  Tamam kabul, artık dayanamadığım için. Bencil olduğum için.

O gün, 20 Ekim, Pazar. Bayram tatilinin son günü. 3 gün önce bana,  “Sen Pazar günü kızınla İzmir’e dön. Çok sensiz kaldı. Birkaç gün idare ederiz, geri gelirsin,” cümlesindeki Pazar.

Bugün 18 Ekim, Çarşamba.  Mide kanaması gecesinin 4. yıldönümü. “Ben bu Çarşamba, 480 km uzakta, senin çok sevdiğin bu şehirde, hastanedeki odanın karşısındaki,  hani martıların hiç eksik olmadığı o çatıya çok benzeyen bu çatıya bakarak çok ağladım,” cümlesindeki Çarşamba.

Ve apartmanın girişine asılmış tabloda, ödenmemiş aidat borçlarım beni bekliyor.

 

cam

Bu gök güvenlidir deyip uçmaya kalktığında, göremediğin bir cama çarpmak da var.

Arkasındaki sonsuz maviye, masallardan çıkma bulutlara, gökyüzü şatolarına, şakıyan kuşlara, meleklere, cennet kokularına aval aval bakarken, hızı artırıp çarpmanın şiddetini ikiye katlamak var.

Çarpıp geri sekmek var, camda kendi şaşkın yansımanı görüp “eyvah!” derken, o hızla bir daha çarpmak var.

İkinci çarpmada, camın bu kez boş bulunup kırılması var.

Kırıkların etine saplanması, kalbinin belki de tam çarpma anında duyduklarından sebep, tam sol kulakçıktan  hasar görmesi, bir sürü temiz kan kaybetmek var.

En çok gözyaşından DNA bırakmak var camda, senden sonraki bütün çarpmalara senin DNA’nın karışması var. Olay mahallinde bıraktığın bütün zerrelerinin sonraki olaylara, önceki olaylara, ezeli olaylara, ebedi olaylara suç ortağı edilmesi var.

Camdan sana kalan DNA’lar var. Kalbindeki cam kesiğinden içeri süzülüp, odacığına yerleşiveren. Seni, kimyanı, fiziğini, hatta matematiğini sonsuza dek değiştiren.

Bir süre önce eve girip, çıkmaya çalışırken kendini ön cama vuran paçalı güvercinin anısıydı bana bunları yazdıran.

Camın sahteliği üstüne.

Çok da şey yapmamak lazım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

küpeli

kupeli

 

Dedemin bir çiçek bahçesi vardı. En çok küpeli denen çiçeği severdim. Beyaz, pembe, kırmızı açardı. Küpe gibi sarkardı çiçekleri.

Dedem akşamüstleri o bahçede rakısını içerdi çay bardağından.

Cacık severdi rakısının yanında en çok, kafası güzelleşince beni “eşşoğlueşek” diye severdi.

Kızardım, ama bana değil, anneme-babama ‘eşek’ diyor diye.

Çocukken çok sık düşerdim ben. Dizlerimden yara kabukları eksik olmazdı. Ama düşünce bütün gün kalkmazdım yerimden; acıyacak diye dizlerimi bükmez, ağlaya ağlaya uyuyakalırdım.

Uyandığım zaman, keyfim yerine gelsin diye yoğurtlu makarna yapardı annem.

Hâlâ severim…

Ama “Keyfin yerine geliyor mu?” dersen, ağzımın tadı kaçtı korkarım

Richard Bach’ın incecik bir kitabı dururdu kütüphanede. “Uzak Diye Bir Yer Yoktur”du adı.

Uzak diye bir yer varmış meğer. İncecik kitaplara sığmayacak kadar uzakmış hem de.

Kaç kilometredir aramız?

Ve daha uzak olabilir miyiz birbirimize?

İyi misin ki oralarda?

Seni özlemediğim bir gün gelecek mi dersin?

 

Özlemin rengi mor, ben kötü yoldan öğrendim.

Yusuf II

Elinin ayağının titremesi geçmemişti aradan geçen dolu dolu iki saate rağmen. Hostesin bardağa boşalttığı elma suyuna uzanamıyordu bir türlü eli. Üstüne başına dökmekten korkuyordu. Tırnaklarını yememek adına manikürünü hiç ihmal etmediği ellerini ağzına götürmemek için zor tutuyordu kendini. O kadar insanın karşısına yenmiş tırnaklarla çıkmak yakışmazdı ona. Bir hayal daha gerçekleşmek üzereyken her şeyi mahvedemezdi ya.

Sonunda yüz yüze görmüştü onu. Gözlerinin içine bakmış, güldüğü anda beliren gamzesini, bir Japon bebeğininki gibi iki çizgiye dönüşen gözlerini, gözlerinin altındaki minik kıvrımları, güzel ellerini bir nefeslik mesafeden görmüştü. Sesini duymuştu işte. Her sabah dinlenen müzik gibi aşina olduğu sesini. İrisinden geçen ışığı görmüştü. Bakışları inci gibi muntazam dişlerine takılmış, o dişlerin dökülme hikȃyelerini ikinci ağızdan dinlediği günlerin anısıyla içi titremişti.

Bu tesadüfü uzun zamandır planlıyordu. Zamanının gittikçe daraldığını bildiği için, her gün biraz daha artan bir panik duygusuyla savaşarak, planını ilmek ilmek dokumuştu. Paris Türk Evi’nden gelen davet, bir mucizeden farksızdı. Onu aradıkları gün, bunun ilahi bir şaka olduğunu sanıp bir süre kekelememişti. Heyecanlandığı zaman dili dolanırdı böyle. Kelimeleri aralıksız sıralayacağım derken, yarısını yutar ve çok utanırdı. Sonunda yaşadığı şeyin bir rüya, bir serap ya da bir gündüz düşü olmadığına ikna olunca, derhal hazırlığa girişmişti.

Zeynep’in yılın bu zamanı İstanbul’a gelip döneceğini çok iyi biliyordu. Babasının doğum günü için mutlaka yola düşecekti. Her yıl olduğu gibi. Bütün gizlilik politikalarına rağmen, Zeynep’in hangi gün, hangi uçağa bineceğini öğrenmek için ne taklalar atmış, bu uğurda kendi biletini tam üç kez değiştirmek zorunda kalmıştı. Havaalanında ona denk gelmek için gözünü dört açmış, normalde onu kendinden geçiren ve neredeyse her uçağını kaçırma tehlikesi yaşamasına neden olan dutyfree reyonlarını bile görmeden, Zeynep’in peşine düşmüştü.

Genç kızın o bara oturması ilahi tesadüfler dizisine bir halka daha eklemişti. Yusuf onu orada görünce şansına inanamamış, sakinleşmek için iki kez tuvalete girip çıkmış, aynada mimiklerini prova etmiş ve sonunda derin bir nefes alarak işe koyulmuştu.

O masada, elinde kahve fincanı ve fincanın içinde çok uzak diyarlara dalmış gözleriyle, nasıl da benziyordu annesine. Yusuf ona doğru yaklaşırken, on beş yıl öncesinde kalmış bir tanışma anını yeniden yaşar gibi olmuştu. Filmi hızlı çekim başa almış, aradaki sevinçli, hüzünlü onlarca sahneyi sil baştan yaşamış gibi.

Nazlı’yla yine böyle bir masa başında tanışmışlardı. Tam on beş yıl önce. On beş yıl önce, bir bahar günü, Boğaz kıyısında bir kahvede yüzünü güneşe vermiş, öne uzattığı bacaklarını üst üste atmış halde otururken görmüştü onu ilk kez. Kocaman güneş gözlüklerini kafasına kaldırmıştı Nazlı ve kulağında ondan başka kimsenin duyamadığı güzel bir ezgi çalıyormuş gibi, kendi kendine gülümsüyordu. Huzurun resmi diye düşünmüştü Yusuf ve birlikte oturduğu arkadaşlarından izin isteyip, kara ve çalakalem bir resmini yapmıştı bu uzun boylu, dalgalı saçlı kadının. O resmi yaparken, kadın sadece kahvesini yudumlamak için ara vermişti bahar güneşiyle sevişmesine. Yusuf, karanlık kışın ardından nazlı yüzünü güç bela gösteren güneşin kıymetini bu denli bilen çok fazla insanın olmadığını düşünmüştü ona bakarken.

Resim bitince kalkmış, kadının karşısına dikilmişti. Otuz beş, kırk yaşlarında olmalıydı kadın. Uzun boyuyla oranlı hafif balıketi bir vücudu vardı. Bir kot pantolon, bağcıklı spor ayakkabılar, uzun, beyaz bir kazak giymişti. Masasının üzerinde, kahve fincanının yanında, Fransızca bir roman duruyordu. Marc Levy. Yusuf kitabın isminin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama nedense Türkçesini okuduğu kitaplardan biri olduğundan emindi. Bu güzel tesadüfe gülümsemişti. Ve hiç sesini çıkarmadan, sabırla, kadının güneşle kavuşma töreninin bitmesini beklemişti.

Kadın bir süre sonra gözlerini açmış, arkaya attığı başını kaldırmış ve izlendiğinin en başından beri farkındaymış gibi, en ufak bir şaşkınlık belirtisi göstermeden, gülümsemişti

“Merhaba.”

Yusuf gülümsemiş ve elindeki resmi uzatmıştı. “Sizin için.”

Kadın istifini bozmadan aldığı resme dikkatle bakmıştı. “Ne kadar güzel. Teşekkür ederim. Bu şerefi neye borçluyum bilmiyorum ama… Neden oturmuyorsunuz?” Toparlanıp masadaki boş sandalyelerden birini işaret etmişti. “Size bir şey ikram etmek isterim.”

Yusuf, “Arkadaşlarım bekliyor,” diyecek olduysa da vazgeçmişti. Bu kadında onu çok uzun zamandır tanıdığı duygusunu veren, bu şehre adım attığı günden beri içinde boğulduğu kalabalık yalnızlık hissini yatıştıran bir sıcaklık vardı. Davetini ikiletmeden sandalyeye ilişmişti.

“Ne içersiniz? Ben demleme çaylarına bayılıyorum. Kendimi şımartmak isteyince de sıcak çikolata kaçamağı yapıyorum. Ama sıcak çikolatayı hak etmek için öncesinde sıkı bir yürüyüş şartı var.”

Yusuf gülümsemişti. “Çay olsun.”

Kadın muzip bir gülümsemeyle, “Kocaman bir dilim çikolatalı pasta paylaşmaya ne dersiniz?” diye sormuştu. “Belki bilmiyorsunuzdur. Yanınızdaki arkadaşınız da sizin kadar yerse, kaloriler hesaba yazılmıyor.”

Sonrasında, misafirinin cevabını beklemeden, garsona siparişlerini verdikten sonra, Yusuf’a dönmüş ve bir elini güneşe siper ederken diğerini uzatmıştı. “Adım Nazlı. Nazlı Sahir.”

“Yusuf,” demişti Yusuf. “Yusuf B…. Memnun oldum.”

“Ben de, Yusuf,” demişti Nazlı. “Ben de. Hiç bu kadar memnun olmamıştım.”

O tanışma sahnesinin daha ilk dakikalarında, Nazlı’nın hayatına bir oya gibi işleneceğini hissetmişti Yusuf. Ve o tanışma sahnesinden yıllar ve kilometreler ötede, annesine bir su damlası gibi benzeyen Zeynep’in karşısına dikilmişti.

Hayatta verilen sözler kadar önemli hiçbir şey olamayacağını ona Nazlı öğretmişti. Sözler mühimdi, çocuk gülüşlerinin yerini hiçbir şey tutamazdı ve gamzeli kadınlara ağlamak hiç yakışmazdı. İnsan göğe bakarken can-ı gönülden odaklanırsa bulutların arasına saklanmış gelecek kehanetlerini görebilirdi ve çok isterse, bulutsuz bir yaz gecesinde bir yıldızın kaymasını sağlayabilirdi. Pilav pişirmek gibi, hayatın da basit püf noktaları vardı. Canının çok sıkkın olduğu anlarda, konuşurken sevilmeyen insanların isimlerinin baş harflerini atlamak iyi gelebilirdi insana. Kafada bigudiler, ayakta terliklerle bakkala gitmek eğlenceli olabilirdi ve tam gece yarısı ağza atılan bir dilim baklava, kalorisinin hangi günün hesabına yazılacağı bilinmeyeceği için rejim bozmazdı. Kara kedinin geçmesinin uğursuzluk sayılma nedeni, kara kediye odaklanan gözlerin, aynı anda yaşanan bir güzelliği kaçırmasıydı. Kek sıcak yenince daha güzeldi ve kırmızı şarap ve çikolata ikilisinin üstüne yoktu. Geçici silikon niyetine bol tuzlu ay çekirdeği yenebilirdi ama işin sırrı tuzdan yanan dudakları yalamadan durmakta gizliydi. İnsan yatağın sol tarafında yatsa bile sağ taraftan kalkmakta inat etmeliydi. Sağ tarafta duvar varsa, yüzünü yatağa çevirerek kalkmayı denemeliydi. Bildik krep tariflerinin hepsi fasofisoydu, Naciye anneannenin eşsiz crêpe suzette’inin tarifini herhangi biriyle paylaşırsa, büyü bozulur ve bir daha asla gerçek bir krep yiyemezdi. Hıdrellez’de dileklerin kabul olmasının olmazsa olmaz şartı, gül dibine asılan kırmızı kesenin içine konulan altın lirayı zor durumdaki bir dosta armağan etmekten geçiyordu. Gönülden verilen borç, borçludan olmasa bile, başka kaynaklardan katlanarak geri dönerdi ve borcunu ödeyemediği için başka bahanelerle küsmeyi tercih eden dosta gücenilmezdi.

Yusuf, Nazlı’yla dolu dolu geçen senelerinde hayattan korkmamayı öğrenmişti. Ve sonunda herkesi bekleyen ölümden. Sadece doyasıya yaşayamadığını düşünenler ölüm karşısında titrerdi ve doya doya yaşamanın anahtarı, her anı son an gibi yaşamak ve hayata başkalarının gözlerinden bakabilmeyi başarmaktı. Ölümden sonra hayat yoktu fakat ölümden sonra sevgilinin kalbinde bir ömür daha yaşamak vardı.

Günü, güneşi, geceyi, karayı, yası, ayrılığı, unutulmayı, unutmayı birlikte denemişlerdi. İnsanın parasının tükendiği günlerde ucuz bir şarap, katıksız makarna ve acı bir kahveyle en leziz ziyafet sofralarını gölgede bırakacak sofralar kurabileceğini, doğalgaz faturası ödenmediği için dişlerin birbirine vurduğu gecelerde, üç kat battaniye altında edilen sohbetlerin iç ısıtabileceğini, bir kadının saçlarını taramanın –hele aynı kadının saçsız halini gördükten sonra- ne muhteşem bir terapi olabileceğini Nazlı’yla yaşamış, onunla ezberlemişti. Yanındaki insanın yüzü gülmüyorsa en keyifli aşklar, en gösterişli sergiler, en kalabalık partiler yalnızlık demekti. Çaresizlik. Onun gittikçe kuruyan elini tutarak sabahı beklediği gecelerde, kendini hiç olmadığı kadar güvende ve kalabalık varsaymıştı Yusuf. Dakikalar geçmesin diye akreple yelkovana rüşvet vermeyi onun başucunda sabahladığı hastane günlerinde hayal etmişti.

Nazlı ona bir ömür armağan etmişti. Ve zamanı dolup giderken, hayattaki tek kıymetli mücevherini, gözünden ve dilinden sakındığı Zeynep’ine yaşamayı öğretmesini vasiyet etmişti ona. “Zeynep elbet büyüyecek,” demişti. “Benimle ya da bensiz. Güzel bir kadın olacak, baksana şu dudaklara, gözlere. Ama “yaşamayı” öğrenir mi bilmem. Bunu benim için sen yapacaksın, Yusuf. Çiçeklerin adlarını öğreteceksin ona, insanın bir kelebeği izleyerek ömrüne ömür katacağını, bazı filmleri görmeden, bazı tatları almadan ölmenin yasak olduğunu sen öğreteceksin ona. Fesleğenin labne peynire ne çok yakıştığını, pembeyle kırmızı bir arada giyilmez diye bir kural olmadığını, yardıma ihtiyaç duyan bir dosta iki eli kandayken koşmazsa, hayatın onu affetmeyeceğini anlatacaksın. Büyük konuşmamayı, büyük konuşulan her şeyin insanın boyundan büyük yaşandığını, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, birini ayıplamak için dilini damağına çarparken kendi ayıbının anlaşmasını imzaladığını söyleyeceksin.”

Çok güzel kadın görmüştü Yusuf. Ancak hiçbiri, yeryüzündeki bütün kusursuzlukları sevimsiz kılacak kadar çok kusura sahip o güzeller güzeli kadının yanından bile geçememişti. Şimdi, Nazlı’nın, ölümüne sayılı günler kala -üstelik kendi kursağından artık hemen hemen hiçbir şey geçmezken- kurmalarında ısrar ettiği o gösterişli ziyafet sofrasında çınlayan sesini hatırlayınca, gözlerinin dolmasına mani olamıyordu.

“Cennet de, cehennem de burada,” demişti Nazlı. “İçimizde. Ve ben kızımın cennette büyümesini istiyorum.”

Cennet de cehennem de insanın içindeydi ama meleklerin ölmediğini kim söylemişse, halt etmişti.