Ayakkabı

Kuru kalabalık yollar. Oysa biraz önce gök delinmişçesine bir yağmur indi. Sırtlarında taşıdıkları hayatın bir kısmını bile isteye, bir kısmını farkında bile olmadan düşürmüş insanların tıkadığı giderler yüzünden bir karış su var yerde. Evet, giderlerin azlığı, yetersizliği, tıkanmışlığı ve tam giderlerin üstüne dikilen binalar ve toprak düşmanlığı, aslında otoriterlerin kabahati. Sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti o otoriteleri cımbızla seçiyor. Hem zaten insanların bazı şeyleri sırtlarından isteyerek düşürmesi de otoriterler yüzünden. Taşıyacak hal bırakmıyorlar ki insanda. Oysa biraz da ucundan tutmak olmalı görevleri. Çünkü taşımak zordur. Önce sırtlanırsın bir şeyi, zaman denen kavramın fizikteki kudretini unutup. Her formüle girmez ama zaman arttıkça başlangıçtaki enerji, güç, umut katlanan bir hızla tükenir. Dahası öyle ilaç falan da değildir zaman, kafasına buyruk kaprisli bir formül assolistidir. Son anda sahneye çıkıp bazen unutturur, bazen ağırlaştırır, bazen düzeltir, çok zaman yıpratır ve kafasına estiğinde hızlı, canı çektiğinde yavaş, akıp/akmayıp gider. En mutlu saatlerde koşarak geçmesi bu yüzdendir şıllığın. Bir şeyi sabırsızlıkla beklerken ya da sen dardayken peklik çeker gibi tıkanıp kalması. Sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti hesaba zamanı da katmayı bir türlü öğrenemez. Çünkü sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti aynı zamanda elini taşın altına koymayanlar cumhuriyetidir. Bir de olur da elini taşın altına koymaya kalkışırsa egosu rekor hızla büyüyenler cumhuriyeti. O devasa egonun bile zamana baştan mağlup olduğunu bilemeyen her biri ayrı bir millet, her biri ayrı bir din, her biri ayrı bir dile mensup “benler” topluluğu. Ve bu ayrılık kimsenin suçu değil.

Geçen gün bir yerde okuduğum gibi, insanoğlu zaten kusurlu yaratılmış. Kolları gibi, bacakları gibi, gözleri gibi, kusuruyla geliyor. Ve bazen bazı insanlarda bazı organlar ve uzuvlar unutulabiliyor ama kusur paketin asla gözden kaçmayan parçası. Farklıyız ve kusurluyuz ve aynıymışız ve kusursuzmuşuz gibi yapıp hayatı önce kendimize zehir ediyor, madem benimki zehir seninki de öyle olmalı diye yanımızdakine bulaşıyoruz.

Bu kadar insan nereye gider? Bu kadar insanın durmadan bir yerlere gidiyor olması, gidecek bir yerleri olduğunun iyimserliğini getirip bırakmalı kapıma. Eskiden öyleydi. Alacakaranlığın, gidecek bir yerim olduğunu bilmenin sevincini hiçbir şeye değişmezdim. Şimdiyse bütün bu insanların gidecekleri yerle, gitmek istedikleri yerin üst üste denk gelip gelmediğini merak ediyorum yüzlerine bakarken. Bir de gittikleri yerden dönüp dönemeyeceklerini. O gün nasıl bir çılgınlığa kurban gideceklerini bilmeden debelendiklerini. Daha az önce, dünyanın başına “bir anda” musallat olmuş bir terör örgütündeki bir manyağın 7 yaşındaki bir kızla evlendiğini ilan ederken manyakça gülümseyişini gördüm bir fotoğrafta. Ve kızın yüzündeki “terörü”. İçim katıldı. İçim dondu. Kalbim farklı çarpıyor dakikalardır. Farkı çarptığında bile yine de çarpıyor diye şükrettiğim kalbim.

Aslında diyeceğim şuydu. Bu yağmurlar kaç çift ayakkabıyı mahvetti. Bu kadar ıslanan ayakkabı bir daha iflah olmaz. Önce suyu çeker, sonra beton yemiş gibi sert, güneşte unutulmuş gibi kavruk kupkuru bir şeye dönüşür. Bütün ayakkabılar böyle mi bilmem. Benim tanıdıklarım böyle en azından, ya da hatırımda kalanlar. Hele aralarında özenle kalıplanıp, kutularda el bebek gül bebek saklanmışken bu hale düşenler olabileceğini düşününce…

Ben tam bunu diyecekken, araya o fotoğraf girdi. Eskiden araya giren fotoğrafları unuturdum. Şimdi artık aklımın bir köşesinde asılı duruyorlar. Çıkaramıyorum. Unutamıyorum. Hiç iyi hissetmiyorum bu yüzden. John Malkovich’i anıyorum saygıyla. Yağmurda kalmış, zaman etkili bir ayakkabı gibiyim. Yeni bir çift almalı benden. Yine yağmur yağarsa diye, elim gitmiyor.

Galiba hepimiz karıncalar gibi durmadan bir yerlere gitmeye çalışırken, sonunda “çaresizlikten” öleceğiz. Ayağımızda ayakkabılarımız, bileğimizi aşan yağmur suyunda.

08.08.2014

Ağlamanın başka yolları

“Yaradılanı severim, yaratandan ötürü,” der ya Yunus Emre. Benimki biraz yoldan çıkmış bir tasavvuf anlayışı. “Yaratanı daha bir seviyorum, yaradılandan ötürü.” Eski katı kurallarım yok, dine dair, hayata dair. Kadir Gecesi’ne sevgim ayrı, bana en çok çocukluğumu, ne şartlar altında olursak olalım yine de her günden daha güzel olan bayramın yaklaştığını hatırlattığı için. Hepimizi o yaratmışken ve doğacağımız coğrafyayı, aileyi o tayin edip yaşamımızın ana hatlarına baştan şerh koymuşken, Yaradan’ın bugünkü dualarımızı dünden ya da bir ay öncesinden daha dikkatli dinlediğine inanmıyorum. Tıpkı bizi içine doğduğumuz dine göre daha iyi daha kötü diye sınıflara ayırdığına inanmadığım gibi. İyi ne, kötü ne ve biz kim oluyoruz da bu hükümleri veriyoruz, aklım karışıyor. Bir süredir baktığım ama anlayamadığım her insan ve her olayda “benim görmediğim bir neden vardır” sükuneti içindeyim. Kış Uykusu’ndan aklımda kaldığı gibi, “Ağlamanın benim bilmediğim başka yolları da vardır” belki. Kaldırın ağlamak kelimesini karşınızda duran okuma fişlerinden, yerine istediğiniz eylemi koyun. Gülmenin, sevmenin, özlemenin, hayal etmenin, kendini cezalandırmanın, yardım istemenin, isyan etmenin ne isterseniz onu deyin. Başka yollar olduğunu bir kez kabul edince, hiçbir yol artık uzak olmuyor sanki.
Bazı yolların dönüşünün olmadığını öğrendiğimden beri, hunharca kıran, hakaret eden, saldıran, çalan, hak yiyen herkes aklıma şu soruyu getiriyor. “Hiç mi sevdiğin ölmedi senin?” Yoksa bu da ağlamanın bir yolu mu?
Bu gece hem dua hem şükrediyorum ben. “Allahım herkesin gönlüne göre versin,” diyorum bir. Bir de “Özleyecek uzaklarım, özleyecek anılarım olduğu için şükürler olsun” diyorum. Ve benden çok sevdiğimi alırken, sadece almadığın, öğrettiğin için de şükürler olsun, Allahım. Çünkü bakıyorum ki sen er ya da geç herkesten alıyorsun ama herkes öğrenmiyor “ağlamanın onun bilmediği başka yolları da olduğunu.”

Temmuz 2014

Memuriyet

Seni bu güzel havalar mahvetti,
Ben bu havaları kaçırmamak için erken doğdum.
Tütüne alışamadığım doğru ama kahve tiryakiliğinden mağdurum.
Tuzla ekmek değilse de unutulan çok şey için emanetçi dükkânı beynimin arka boşluğu.
Aşık olma mevzusuna hiç girmiyorum ama ben şiir yazma hastalığından istifa ettim evkaftaki memuriyetimden,
Tam yedi bahar oldu.
Ve bu havada, bir deniz kenarında iki tek atabilseydik seninle karşılıklı.
İşte asıl şiir o olurdu.
“Alışmak” konulu.

Sevinç
Nisan’14 –İzmir

Kaybolmuş Aşklar ve Olmayan Unutuşlar Dükkânı

Yazamaz olan kalemlere itinayla mürekkep doldurulur boyalı aşklardan. Ellerinin kirlenmesini istemeyenler, parmak izi kaygısız eldivenlerimizden giyebilirler. Hazırlanırken seçtiğiniz şarkılar eşliğinde havaya girebilirsiniz. Raflarımızda yan yana sıralanmış şişelerde, geçmişinizin kokularını saklıyoruz. Tarihi verirseniz, iki  fıs’la, sizi o güne döndürebiliriz. Özlediğiniz tenler konusunda teknolojimiz henüz yetersiz, hizmet veremiyoruz. Ama size o hissi arayabileceğiniz yüzlerce seçenek sunabiliriz. Ne yazık ki sonuç garanti edememekten muzdaribiz. Ama bir gün onu da başaracağız, o güne dek özlemden ölmemeniz tek temennimiz. Amaç oyalanarak unutmaksa, size eğlencelik sohbetler de sunabiliriz. Lakin sesler de yerine konulabilir materyallerden sayılmamakta. Seçtiğiniz seslerin hasreti kabartmayacağına söz veremeyiz.

Kaybolmuş Aşklar ve Olmayan Unutuşlar Dükkânı’nda, pişmanlıklarınızın ölçüsünü çıkarıyor, kendi ellerinizle aldığınız boy ölçünüzün yanına not düşüyoruz. Bu ölçüleri daha sonraki tecrübelerinizde ders almanız dileğiyle, kara kaplı deftere yazıyor ve ömür boyu unutturmuyoruz. Yeterince çaba harcamadığınız için elinizden kaçırdığınız hayat armağanları için henüz geri ödeme yapamıyoruz. Ama bedelleri başkalarına ödetmenizi ve bu arada kendinizi kandırmanızı sağlayabiliyoruz.                                                                                                                                                                                     

Bu işe çok vakit ayırmamak ve yol yakınken diri diri gömülmek isteyenler için, hızlandırılmış paketlerimiz mevcut. Size hayatınızın aşkını ve kaybedişini bir çırpıda yaşatabiliyor, bundan sonra aşka elinizi bile uzatmamanızı garanti ediyoruz. Hızlı kur diploma hediyesi olarak sabaha kadar içip onu özleyeceğiniz geceler veriyoruz.

Unutmayın, son olarak kendinize neyi layık gördüğünüz konusunda kararı tamamen size bırakıyoruz. Ama aşk söz konusu olunca, hırsı, gururu, iddiayı ve inadı bir kenara bırakmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. Zira aşk denen şey,  içine her şeyden soyunmuş iki çıplaktan başka bir şey alamayacak kadar dar kapsamlı ve ancak geniş gönüllülerin iki koca hayatı sığdıracakları kadar geniş bir alan.

Mutlu aşk yoktur sözüne sığınıp kendinizi kandırmamanızı öneririz. Lakin mutlu aşk vardır, biz yaşayanları çok gördük, cesaret nelere kadir iyi biliyoruz.

İşimiz kırık kalbinize, yaralı gönlünüze ve derman bulamadığınız hasretinize merhem olmak. Her tür ihtiyacınız için 7/24 buradayız. Dileyenler acil durumlarda ücretsiz hattımızı da arayabilirler.

Fakat prensip gereği kalpsizlere hizmet veremiyoruz. Ekibimizi boş yere meşgul etmemelerini önemle rica ediyoruz.

O Haziran

Bugün kızıma anneannesinin ördüğü tavşan kuyruklu tulumu buldum çatı katında… en minik ayakkabılarını. en çok on beş santimlik ilk külotlu çorabını… Sonra annemin sakladığı kendi zıbınımı buldum. Sonra iyi haberler aldım çok sevdiğim kuşlardan. Kuzuyla bahçedeki salıncağı sprey boyayla boyarken hayali graffitiler yazdık hayali duvarlara. o #direntaksim yazdı, ben #iyikibukızıdoğurmuşum. Güzel birkaç satır okudum kurcaladığım bir kitapta. Birlikte son zamanlarda en sevdiğimiz filmin insanların kafasından aşağı balonların döküldüğü, insanlardan yukarı gülüşlerin, sevinç çığlıklarının tırmandığı en güzel sahnesini izledik. Pizza yedik üzerinize afiyet, taşınma bahanemiz oldu, pis pis besleniyoruz şımara şımara. Taşınıyoruz diye erzak zulasını eritmeye çabaladığımız için, markette tek bir paket makarna seçerken, “senin sevdiğinden olsun”, “yok seninkinden olsun” diye çekiştik. Kuzu el çabukluğu marifet, annenin sevdiği paketi atmış sepete, sonuçta ikimiz de mutlu olduk. Sonra çok uzak çekim bir fotoğrafa baktım bir paylaşım sayfasında ve bakarken “hani uzaklaştıkça küçülür ya nesneler, siz uzaklaştıkça küçülüyorsa bir insan, belki de insan değil nesnedir, ondan özne mözne olmaz,” diye filozofluk yaptım kendi kendime. Hani Taksim’e kimseyi sokmuyorlar ya, on gün sonra gidince “Çok özledim ben ama,” diye ağlasam polis amcalar halime acır mı acaba dedim. Acımadıkları için mi can acıtmaktan yüksünmüyorlar diye merak ettim. Bir insan çok acı çektiği için mi acımasız olur? Akşam çöküyor şimdi, sorularımı ipten toplama zamanı. Dolunaya kalmasınlar, kurt adamlık yapmasınlar. 25.06.2013. 📷 da Mayıs 2013. #tbt

Yaz (eskilerden)

Yaz. Kızartma, sıcak rüzgâr, denizdeki tuz, tendeki toz kokusu. Yaz. Mevsimin adı. Ya da yazmanın. Azıcık oynayınca üstünde ‘yasa’ dönüşebiliyor ya da ‘ayaza’. ‘Beyaz’ oluyor bazen, bazen de ‘yazık’. ‘Yazar’ oluyor kimi zaman, kimi zamanda da azalıyor ‘azar azar’. ‘Yazı’ oluyor kalbe kazınan. Ya da kalpten kanırtarak kazınan.

Yaz. Mevsimin adı. Ya da yazmanın. Ya da artık hiç yazmamanın. Otlu pidenin içindeki ota saatlerce bakmanın. Tahinli pidenin üstündeki gözyaşının. Yağmurun düştüğü yerdeki en tozlu ama temiz toprak kokusunun, geçiciliğin, hiç geçmemenin. Çam yapraklarının kokusunun biraz. Sıcağa kokusu kadar yakışan bir şey daha varsa, o da avaz avaz bağırması ağustos böceklerinin. Bir de insanı ağlatan neşeli çığlıkları sokak çocuklarının.

İnsanı çok ağlatan bir şey sorarsanız bana, nereden çıkıp geldiği belli olmayan tavandaki örümcek diyebilirim size.

Sokaklarında kedi intihar timlerinin yaşadığı bir semtte, park halinde arkadan vurulup kaçılan bir arabaya bakıp çok yalnızım diye ağlamak da olabilir mesela.

İnsan sevdiği hiçbir yere sevdiği biriyle gitmemeli.

Onsuz gitmek zor oluyor çünkü.

Zor.

Biraz tavandaki örümcek, biraz da park halinde arkadan vurulup kaçılan araba gibi.

Ya da tahinli pide üstü göz yaşı tanesi.

Ağustos 2015

Gel sen ne çektiğimi…

Ah şu akşamın çökmeye, gölgelerin uzamaya ve renklerin kaybolmaya başladığı saatler yok mu. Beni hep çocukluğumda bir ana götürürler. Camları yağmur damlalarıyla ıslanmış bir araba camından dışarı bakarken bulurum kendimi. Muhtemelen bir taksidir içinde olduğum ve herkes bir yerlere koştururken, gidecek bir evimiz olduğunu bilmenin biraz korkuyla karışık güvencesidir duyduğum.

Troleybuslar vardı o zaman şehrimin sokaklarında ve ben o günlerde bir Avrupa yakası çocuğuydum.

Sokağımız şenlikli bir sokaktı. Meşelik Sokak’taki Aya Triada Rum-Ortodoks kilisesine tepeden bakardı evimiz. Adı üstünde, kocaman meşe ağaçlarının arasından görürdük kiliseyi altıncı kattaki evimizden. O kilise bahçesi benim için gizemin adı olmuştu, çünkü düşüp şaşmamız ihtimaline karşı, balkon duvarına yaklaşmamız zinhar yasaktı. Kıt kanaat görebildiğimiz ve hayal gücümüzün ürettikleriyle sınırlıydı kilise manzaramız. (Evin çevresini dolaşan o uzun balkonda, yazları oyalansınlar diye sık sık bezelye ayıklama görevi verilen iki küçük kızın, içinden kurt çıkması fobisiyle ne çok bezelyeyi altıncı kattan aşağı salladıklarını söylemem için yersiz bir an mı bu? )

Evimiz çok zarif bir bayan olan Lerzan Bengisu’nun elinden çıkma vitraylarla süslüydü ve zarafetini bugün bile hatırladığım apartmanımızın girişinde, yine Lerzan Hanım’ın elinden çıkma bir heykel dururdu. Çok evin aksine, bizim bir çamaşırlık lüksümüz vardı. Çatıda çamaşırlarımızı astığımız kapalı bir oda vardı ve oraya çıkan merdivenler, apartmanın kalan kısmının mermer merdivenlerinin aksine, araları boş demir basamaklardan oluşurdu ve evet, tahmin doğru, bendeniz o aralıklarla düşmekten pek bir korkardım. Ama çamaşırlığa çıkmaya can atardım. Orada tuhaf bir heyecan ve bir cins hüzün saklıydı sanki. Çamaşırlığın seslerin yankılandığı duvarları arasında olma hissini şu anda bile hissediyorum desem?

Dairemiz yüksekte olduğu için Taksim Meydanı’na kadar görebilirdik. Sokağa çıkma yasaklarının terk edilmiş Taksim’ini panoramik (uzaktan çekilmiş ama detayları da barındıran) bir fotoğraf olarak kaydetmişim zihnime. Sadece meydanı değil, çevre evlerin damlarını, damlara asılı çamaşırları da. Binalar birbirine o kadar yakındı ki nasılsa tanımadığımız insanların hikâyelerini bilirdik. Hatta inanmayacaksınız ama sadece el sallaşarak arkadaş edindiğimiz bile oldu, evet. Üç kız kardeş işi pankart hazırlama boyutuna getirip, birbirimize gitme-gelme ortamı yaratmıştık uzak bir apartmanın iki kız kardeşiyle.

Sokaklarda şarkı söyleyerek dolaşma alışkanlığım da o günlerden kalma. Hatta hem şarkı söyler, hem seke seke yürüyerek bir tür dans ederdim. (keşke size de gösterebilseydim:) Otobüse binince oturamazsak, “İşte şimdi düşüyorum!” diye bir yaygara koparır ve bir şekilde bize yer verilmesini sağlardım. Koyu renk gözlerimden yana çok dertliydim. “Anne, beni neden böyle kara kara gözlü çıkardın!” sık sık anılan bir yakınmam, “Anne, arabalı baba alalım,” serzenişim en iyi hatırlanan ilk hıyanetimdir.

İşte o binanın dik ve helezonik merdivenleridir tarihi yuvarlanışımın sahnesi ve işte o merdivenlerdir babamın gece gezmeleri dönüşü uyuyakalan beni gık demeden taşıdığı merdivenler.

Çok misafirimiz olurdu. Şenlikli akşam yemekleri, Pazar misafirleri, yatıya gelenler gidenler. Annem her zamanki becerisini o zaman da konuşturur, harikalar yaratırdı sofralarında. En çok sevdiğim zamanlar, bana yatak kalmayıp iki tekli koltuğun birleştirilmesinden yaratılan portatif karyolayı kaptığım zamanlardı. Ya da annemin, biz küçükler için “İşte restorana geldiniz, burası da sizin masanız,” sunumuyla sehpaya hazırladığı minik ziyafetin başına geçmek.

Gri kumaş kaplı salon koltuklarının kol dayanan yerlerine tükenmez kalemle karalamalar yapmak ve yazılar yazmak en büyük zevkimdi. (Ve bu yüzden hiç dayak yemedim:) Okuma yazmayı evde, ablasından, Gırgır dergisi eşliğinde öğrenmiş bir çocuk için çok tuhaf olmasa gerek… Kendime bir sınıf yaratmışım işte! En sevdiğim kitaplar Lastik Pabuçlar ve Fedor Amca’ydı,  Mehmet Seyda’nın Bir Gün Büyüyeceksin’i hayatıma girene kadar. O kadar çok okumuşum ki resimleri hala gözlerimin önündedir. Bir de Işıl’ın, kapağında yeşil bir papağan olan müzik kitabı var aklıma gelen. Ve İngilizce bilmeyen iki küçük cadı olarak, “Long long ago, long ago…” şarkısını kendi beste ve yorumumuzla söyleyişimiz.

Çocukluk insanın anavatanı gerçekten. Daha güvende, daha mutlu, daha kalabalık, daha sevinçli olduğumuz bir yer yok. Tıpkı Portakallı Tic-Tac şekerinin, akşam iş dönüşü babamın Bond çantasından çıkan çokoprenslerin ve fındık ezmesinin, annemin sık sık aldığı fındıklı Beyoğlu çikolatasının, cam şişede satılan litrelik kolanın suyla karıştırılan tadının hiçbir şeyde olmaması gibi.

O anavatana sığınıyorum büyümek zor geldiğinde. Şu anda olduğu gibi, cama yansıyan görüntümde, peri ailesinin tıpa tıp bana benzeyen kızının kocaman gözlerinde, olasılıkların sonsuz olduğu bir masal görüp seviniyorum ve umutlanıyorum her şey çok güzel olacak diye.

Ne zaman akşamın çöktüğü o saatlerde yolda, sokakta olsam, Erol Evgin’in şarkısı çalar zihnimin arka planında. O saatlerde çekilmiş bir fotoğraf belirir gözümün önünde.

Yağmurlu, soğuk bir cadde, ışıklar, yürüyen insanlar, dükkânların tabelaları… Yılbaşı öncesi belki zaman. Bir tür ürperti geçer içimden… Eve vaktinde varamazsam kaybolurum korkusu belki.

Ürpertiyi bastırmak için daha yüksek sesle söylerim şarkımı… Duymamak için korkunun sesini. Pek uygun düşmese de sözleri.

Evlerin ışıkları bir bir yanarken… Bendeki karanlığı gel de bana sor…

Çıplak ve Yalnız Üstüne

‘Çıplak ve Yalnız’ Üstüne

Okuduğum ilk romanı ‘Melekler Erkek Olur’du. Seneden emin değilim, pek çok güzel şeyin eve ve hayatıma ilk girişinin sorumlusu ablam “Hamdi Koç okumalısın,” dedi. Büyük sözü dinlemenin faydası, hemen okudum. Bayıldım. Adını bir köşeye yazdım. Sonra ‘İyi Dilekler Ülkesi’ geldi. ‘Çocuk Ölümü Şarkıları’ geçti gönlümden, ölen çocukları sevmem, insanı ağlatırlar diye okumaya korktum. Sonra ‘Kalpten Parçalar’, ‘Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası’ geldi. ‘Çiçeklerin Tanrısı’ için hayli geç kaldım ama sanırım okuyunca biraz o kitapta, hele masalımsı sonunda kaldım.
Astrolojiye meraklı, biraz medyum –biraz medyum nasıl olunursa- bir büyüğüm, nur içinde yatsın, yazmaya sevdamı ve içinden nazlı bir kızın öyküsünün geçtiği hayalimi bilir, “Bir gün yazacaksın o romanı,” dedi. “Ama kapağında, adında, bir yerinde kahve olsun, sana uğur getirecek.” Sonra bir gün, İstiklal Caddesi Ada Kitapevi’nin önünden geçerken, vitrine takıldı gözlerim. Üzerinde kahve fincanı olan bir kitap. Gözümün gördüğü –ve hep çok kıskanacağım- en güzel kitap adlarından biri: ‘Rüyalarıma Giren Kadın’. Ve “Allahım, yazmış!” diye içeri atılmama neden olan o isim. Hamdi Koç. İçeriye girince kitabın roman değil, denemelerden ibaret olduğunu görmenin hayal kırıklığı. Ama sonrasında, bir rüyadan kaliteli edebiyata uzanan keyifli bir yolculukta, roman dışında bir şeyler de okumayı becerebileceğimi ilk keşfedişim.
Aradan dolu dolu 3 yıl geçmiş. Hayatımın en çalkantılı ve en çok büyüdüğüm üç yılı. Bu süreçte twitter’a girmişim, çok az ünlü takip eden –buna imtina eden- ben, Hamdi Koç’u bulmuşum, “Yeni roman ne zaman, Hamdi Bey?” tadında bir şey yazmışım. Aradan zaman geçmiş, twitter listemden kimler gelmiş, kimler geçmiş, ülkemin çocukluğumun parkında kendinden geçip yepyeni bir duyguya uyandığı, aile tarihimde başlı başına bir direniş hikâyesinin yazıldığı, çocukluğumun yara aldığı, çocukluğuma dönmeyi en çok istediğim günlere doğru, ilahi bir mesaj düşmüş gelen kutuma. “Son okumaları yapıyorum, az kaldı.”
Sonrası izleyiş ve bekleyiş. Gezi Parkı’nı izleyiş. Her kafadan bir ses çıkmasını izleyiş. Yabancısı olduğum denizsiz bir şehrin tek mavisi gökyüzünü izleyiş. Banuş’umun ameliyattan çıkıp canı acıya acıya iyileşmeye çalışmasını izleyiş. Hastaneden çıkmayı bekleyiş. Uzun süredir hiç izlemediğim kadar TV izleyiş. Kızıma dönmeyi bekleyiş. Hastanenin tepeden baktığı Ulusoy terminalinden iki şehrime yola çıkanları izleyiş. ‘O’ romanı ve her şeyin eskisi gibi olmasını bekleyiş.
O dönemde bir gece yolculuğu sırasında bir tweet atmıştım: “Uzak ışıkların hepsi gizemli bir öykü yoldayken. Oysa bir de yakından bakınca…” tadında. Hamdi Koç RT edince, üç gün herkese anlattım. Daha önce beni takip etmeye başlayınca da anlatmıştım zaten, şaşırmadılar. İleride torunlarıma da anlatacağım kısmetse.
Sonrasında ‘o’ romanın doğumuna yaklaşan kısa süreçte birkaç minik sırra ortak edildim, sevgili Hamdi Koç’un bu hevesli okuyucusuna bağışladığı nazik jestleriyle. Dünyayla aynı anda çıkan, çok satan roman çevirilerim kadar özel bir yolculuk oldu bu yolculuk. (O yolculuğu da torunlarıma anlatacağım yine kısmetse. Bugüne dek anlattıklarım kesmedi.)
Yolculuk sırasında korkuyu belki bir fayda görür diye ecele bırakıp ‘Çocuk Ölümü Şarkıları’nı okudum. Zahmetli bir okuma oldu. Zahmeti kitabı bulmanın kendinden gelen. (Eminim, ‘Çıplak ve Yalnız’ın torpiliyle, sizler artık daha rahat bulursunuz ve bulun). Korktuğum başıma gelmedi. Ölen çocuk yok. Ama şarkının kendisi fena. Sizi alıp bir duvardan diğerine vuruyor. Hem de hepi topu 82,5 sayfada.
Ve çıplak ve yalnız bir yolculuğun sonunda,  Ünye’ye çıktı yolum. Şu günlerde pek çok yolculuğun adresi Ünye. Daha da çok giden olacak o istikamete biliyorum. Herkesten önce gidip denize en yakın koltuğu kapma hevesiyle 2,5 günde okudum, kitabın yazılmaya başlandığı sahil kasabasında, denize en yakın köşede.
Kapağı kapattığımda, içimdeki his “Sadece suya anlatmak isteyeceğim hüzünlü ama enfes bir rüyadan uyanır gibi biraz yalnız kalma” isteğiydi. Sıradan, yüzeysel görünen bir adamın, yolculuğun sözüm ona varış noktasına kitabın su gibi varılan 85. sayfasında bir çırpıda vardığı ama sonrasında yolu santim santim yeniden kat eder gibi, Mercedes’in tekerleğinin her dönüşünde biraz daha büyüdüğü, devleştiği, adamlaştığı bir hikâyede, sol omzunun üstünden elindeki kitabı okur, ölülerinin akıllarıyla konuşurken onları dinler ve rüyasını onunla görür gibi dilim damağım kurudu. Ve hep böbürlendiğim 6. hissim, kulağıma fısıldadı: “… oysa bir de yakından bakınca…”
‘Çıplak ve Yalnız’, vicdan, aile sırları, gizli tarih, erkeklik ve gelenek üstüne samimi, yalın bir iç sesin sizi sık sık dürtmesine ve canınızı yakmasına rağmen uyanmak istemediğiniz enfes bir rüya. Zihninizde şekil verdiğiniz bir olayın onlarca farklı ihtimali olduğunu hatırlatan, bir ruhun birkaç saniye içinde bin bir kılığa girdiğini gösteren ve iç sesinizi “Sen de susma, sustukça sıra sana gelecek!” diye dürten, çarkları rutinde dönen minik bir ilçeye sığan onca sırra, onca hüzne, onca yalnızlığa şaşırtan, sorgusuz teslimiyet, vazgeçişler ama kaderin asla vazgeçmeyişi üstüne bir tarihçe. Hikâyesinde yol alırken bu kadar büyüyen bir kahraman daha görmedim sanırım.
Hayli zayıf ve sahibinin zihinsel geleceği konusunda kötümserlik tablosu okuma hafızam, ‘Çıplak ve Yalnız’ deyince, kaybetme korkusunun sevilme potansiyelimizi öğrenmekten ve bir daha ‘öyle’ sevilmeme endişesinden geldiğini, aslında hep var olan yalnızlığın asıl sahip olup kaybedince acıttığını, insanlarla ‘aynı notayı çıkarmadığımız’ sürece ne anlatsak boş olduğunu ve herkesten çok Hikmet’i hatırlatacak. Ölüm ve kaybetme korkuma şiddetle dokunan sayfalara rağmen, ‘o mezardan sarmaş dolaş çıkmaları beklentisine’ neredeyse tezahürat yaptığımı, kıymetli emanet görüp kullanmadığımız onca yadigarın belki de tarafımızdan kullanılarak yeniden hayat bulmak için sessizce yalvardıklarını düşündürdüğünü, en olaylı ve heyecanlı sayfalarda bile gülümseyecek birkaç kelime bulduğumu, sık sık sesli gülerek etrafımdan meraklı bakışlar topladığımı, ‘öyle adamların zaten ölmeyeceklerini’ anımsayacağım.
“Bir roman okudum, hayatım değişti,” basmakalıp bir pazarlama cümlesi değilmiş meğer. Sayfa 481, “yazılması için o şeyin…. yazılabilecek hale gelmesi gerek,” diyor. Yazabilmek için de yazabilir hale gelmek gerek demek ki.
Ben ‘Çıplak ve Yalnız’ı okuyunca, hayatım değişti. O romanı hiç yazamayacağımı kabul ettim. “Böylesini yazmayacaksan, hiç yazmamalı,” dedim.
Teşekkürler Hamdi Koç. Yazdığınız için. Ağustos 2013

İçimdeki çocuk

İçimdeki çocuğun soğuk havaya rağmen ”Damda yatacağım,” diye tutturup rüya arası bir uçurtma peşinden koşarken damdan düşerek uyandığı ama her çocuk gibi, bir miktar ağlayıp zırladıktan sonra üstünü başını silkeleyip yeni bir oyuna koştuğu bir zaman. Önce “Dizlerim, dirseklerim acıyor,” diye yerinden kıpırdamaya korkarak, yaralara bakıp bakıp dökülen bir miktar gözyaşı ve sonra yaranın varlığını bile unutup yeni kurulan bir oyunu kaçırmama telaşıyla diğer çocukların arasına karışmak. Sonrası malum: Oyun arası kaptırılan sohbet sırasında kabukları kendi elleriyle koparıp altındaki pespembecik tene kavuşmanın çocuksu hazzı. Ve elleri bile yıkamadan yemeğe koşulan, komşu teyze elinden çıkma ekmek arası beyaz peynir, domatesin doyumsuz yaz tadı.

Biz içinde bir çocuk saklayanlar böyleyiz biraz. İçindeki çocuğu mahzene kapatanların aksine daha çok düşeriz ama boyumuz kısa, hücrelerimiz iyileşmeye yatkın, tenimiz taze olduğu için, yaraları unutmaya da daha yatkınızdır. Üstelik çocuk masumiyetimizle, daha sonra kaçınılmaz olarak tekrar edecek bile olsak, hatamızı kabul eder ve başımızı öne eğeriz bir miktar. Annemiz inkâr girişimimize inanmayıp, “Çıkar bakayım dilini, bakınca anlarım ben,” deyince, kaçılacak yer olmadığını bilip baklayı dilimizden önce çıkarıveririz. “Tamam, arkadaşımın saçını çektim, gözüne de kum attım ama o da bana ‘şişko’ dedi,” gibisinden.

Seviyorum içinde bir çocuk saklayanları ve iyi ebeveynlerin tam aksine, “aman büyümesin,” diye çaba harcayanları. Hayatta en sevdiğim insanlar, en olmadık anda, olmayacak bir çocuklukla günümü aydınlatanlardan çıkıyor. Hep derim ya, “çocuktan ve deliden zarar gelmez insana,” diye. Gelmez cidden. Çünkü biz olsa olsa kendi canımızı yakarız, karşımızdakine zarar vermek istesek de, diz hizasını geçmez tekmemizin isabet alanı ve öldürücü darbeyi öldür Allah indiremeyiz.

Büyümeyi seçen ve yetişkin olan insanlara da saygım sonsuz… Onların varlığı için de şükrediyorum hayata. Yoksa bir uçurtma peşinden damdan düşünce ya da macera aşkıyla bir fön fırçasını saçımıza dolayıp, işin içinden çıkamadığımızda ya da en güvendiğimiz oyun arkadaşımız başka bir oyuna kaçtığında kimin koltuğuna sığınıp ağlarız? Biz çocuklar olur olmaz hikâyelerimizle o yetişkinlerin hayatını çekilir ve eğlenceli kılarken, onlar da bizim yaramızı sarar ve kan kaybının can kaybına dönüşmesine mani olurlar. Böyle bir sözsüz anlaşma vardır aramızda, birbirimize iyi gelmekle yetiniriz.

Beni asıl korkutan, çocukluğu kaybedip ergenlik çağında takılı kalanlardır. Sonsuz bir kapris, hiç durulmayan hormonlar, konuşmak yerine kapıları çarpıp müziğin sesini sonuna kadar açmalar, çirkinleştiği için kendine duyduğu antipatiyi başkalarından çıkarmalar, maymunca iştahlar, sıkılmalar, sokulmamalar ve kendini hatasız, koca bir dünyayı karşısında sanmalar. Yani lafın özeti, daimi bir “Çarşı her şeye karşı” duruşu. Ne zordur böyle insanlarla anlaşmak, sonuca varmak. Aslında yapacakları ama sırf siz dediğiniz için yapmak istemedikleri şeylerle, “beni kimse anlamıyor” lakırdısında aslında kendilerini anlayışa kapatan halleriyle hayatı hem kendilerine hem küçük gördükleri –ama onlara hayran- çocuklara hem de onlara yardım etmeye çabalayan yetişkinlere çekilmez kılarlar.

Çocuk kalmak, ergenlikle sıkışıp kalmak ve yetişkinliğe geçmeyi başarmak, pek çok şey gibi, elimizde değil bunu da biliyorum. Seçme şansım olsaydı, ben de içimdeki çocuğu yetişkinliğe geçmeye ikna ederdim. Ve belki de bu yüzden uzak durmayı seçsem de, ergenleri de anlıyorum. Sanırım onlar da mutlu çocukluklarında kalmayı ya da kendiyle barışık yetişkinliğe geçmeyi tercih ederlerdi.

Bu konuya nereden girdim bilmiyorum. Çevirdiğim kitaptaki bir cümle beni aldı buraya kadar getirdi.

Oysa bugün aklımı asıl yoran mevzu, ‘bir anın, bir insanı son görüşümüz olduğunu bilsek, her şeyi daha farklı yapar mıydık?’ mevzusuydu. Ama içimdeki çocuğun oyuna kaçası var şimdi. Ben izin vermesem, kendi kaçıp gidecek montunu giymeden, üşüyüp akan bir burun, çatlak bir sesle geri dönecek birkaç saate ve alın size ateşli, hummalı bir gece.

O yüzden şimdilik izninizle. Son bakış meselesi, artık başka sefere.

Köprü

 

Ne çok su akmış kişisel köprülerimizin altından, ne çok insan yürümüş geçmiş kah çıplak ayaklar kah kırmızı topuklular kah asker botları kah bağcıklı spor pabuçlar kah bebek patikleriyle köprülerimizin üstünden, kaç hayal kendini atmış korkuluklarından, kaç dilenci avuç açmış benzer teranelerle, kaç yabancıyla göz göze gelip kaçırmışız bakışlarımızı o köprü üstünde, kaç el arabası yük itmişiz bir ucundan diğerine, kaç dilek tutmuşuz asma kilitlerle ve kaç aşığın fısıldaştığını görmüşüz az ötede tek başına oturan evsizin şarabının bittiğine aldırmadan…

Fark ettim ki hayatın sırrı denen şey, aslında kendimiz başta olmak üzere tanıştığımız herkesi “tanımak”, bilmediğimiz bir yönüne sarılıp uyumak ve keşfettiğimiz yeni bir yüzüne bakıp “vay be!” diyebilmek, dilekleri suya atar, tatsız bir rüyayı suya anlatır gibi köprüden itebilmekmiş fazlalıkları ve her gün belki onlarca kez görmeden gectiğimiz o insana selam vermekmiş günlerden bir gün köprünün bir yerinde.

Aşıklar öpüşür, çocuklar korkuluktan sarkar, dilenciler ağlaşır, birileri başkalarının asma kilitlerini çalmakta ararken mutluluğu köprü üstünde, eğilip sudaki suretimize bakmakmış dileğim tutmuş mu diye. 🎈