İrmik

Havanın yüzü asık. Beni dört mevsim terk etmeyen yapma mavi ortancalarımla bakışarak çalışmaya çalışıyoruz. Herkes kendi işini yapıyor, ben çevirimi, onlar mavi ortancalıklarını.
Mavi ortancalık nedir? derseniz aykırı bir duruştur o. Siz pembesinizdir aslında, biri gelir alüminyum sülfatı basar toprağınıza mavi olursunuz. Sonra da “Neden mavi oldun sen?” diye söylenerek kapıya koyar saksınızı, siz maviliğinizle kalır ve inadına direnirsiniz hayata; koşulan şartlara, koşulmayan yollara, yarıda bırakılan filmlere, başkalarının hüzünlü hikâyelerinin de sizi yaralanmasına, özü sözü bir olmayan insanlara rağmen. Çünkü siz, toprağınız hangi rengi gerektirirse -mavi, pembe, beyaz- her tür yaşarsınız ama mavi olmayı başka seversiniz.Toprak sahibinden ötürü.
Biz mavi ortancamla bakışırken içimin daimi sakini Hüzün yine çıkıyor odasından, kalbimin üstüne oturuyor. O oraya oturunca bir levyeye basılmış gibi gözyaşları fırlıyor göz pınarlarımdan, sıralanıyorlar yan yana alt göz kapağımın üstüne. Ama artık büyüdüler, kolay kolay atmıyorlar kendilerini aşağıya, bir süre balkondan etrafı seyredip geri çekiliyorlar. Yani uzunca bir süredir yeni yaş üretmiyor bu gözler. Eskileri çıkarıp çıkarıp kullanıyoruz. Malum devir ekonomi devri,çok eski sevinçlerle ısıtıyoruz odalarımızı. Ne çok şeyin özlemi saklı kiracım Hüzün’ün odasında, bilseniz. Uykusunun sık sık bölünmesine,hava almak için kalbimin üstüne çıkmasına şaşırmıyorum. Gezinti için hep kalbimin üstünü seçmesine bozuluyorum bazen ama,”Sen bakma hava almaya çıkmış gibi yapmama, kalbini yokluyorum aslında,” diyor ben sitem edince. “Tıka basa doldurmuşsun içini kırıklarla,” diyor. “Attıkça kanıyor baksana.”
Hüzün haklı. Bu yaşımda yeni anladim ki hayatı çok farklı bir şey sandım ben ve iki kat yaşadım her şeyi. Ama baştan başlasam, sanırım iki değil üç kat yaşardım bu kez; bende gri hücrelerin olması gereken yerler de kan kırmızı, yapacak bir şey yok.
“Kalk,” diyorum Hüzün’e. “İrmik tatlısı yapalım,iyi gelir.”
“Gözünü seveyim insan gibi şeker koy, doldurma kuru üzümü,” diyor. “Tamam,” diyorum, eski usul bir sevinç bulmak için mutfağa gidiyoruz.

Göz yaşları odalarına çekiliyor. Bugün de dökülen yok, çok şükür. Dökülmek yağmura kalıyor.

Geçen yıl tam bu perşembe bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağı bir viraj aldım. Ne o virajı alan ilk ya da son kadınım ne de bu, dönemeçli yolumda aldığım ilk ve son viraj. Fakat bu viraj biraz sert oldu, biraz hızlı girmiş olmalıyım ki arka kapısı açıldı arabamın, bazı yolcular arka koltuktan uçuruma savruldu. Emniyet kemerine sıkı sıkı tutunanlar ve tam uçurumda arabaya atlayanlarla kâh güle kâh ağlaya devam ediyoruz yola.

Dedim ya o gün bugün hiçbir şey aynı değil. Sadece benim olmayan, çok kadınlı bir hikâyede, dilim “Aldırmıyorum,” dese de kalbim aldırıyor. Biliyorum hepimiz aldırıyoruz. Aynı hikayeyi paralel hayatlarda yaşarken kurduğumuz şaşalı iyimserlik ve şükür cümlelerinden biliyorum. Kendimden biliyorum.

Ben şanslıydım, ucuz atlattım. Benden daha zoruna katlanan bütün hemcinslerime şapka çıkarıyorum. Hepimizin virajlarında şahsımıza özel uyarı tabelaları var. Benimkinde “artık önce kendi maskemi takmayı öğrenmem gerektiği” yazıyordu. O gün bugün bunu yapmaya çalışıyorum. Ucuz atlatırken belki öncesinde güçsüz düştüğüm için, ayaklarım azıcık zor kalksa da yerden, aslında delice bir aşkla çok sevdigim ve sonu mutlu bitecek bir hayalin peşinde koştuğum çocuksu hayatımda, içimde ben istemeden bozulan hücrelerimi ameliyat masasında bıraktığım gibi, ben istemeden yaralanan kalbimi “kalpten” sevmeyen herkesi ve her şeyi geride bırakıyorum.

Kalbimi kırdırmam artık desem de yine kırdırdığım oluyor elbet. Güvendiğim yerden sormama rağmen cevap yanlış olunca, başımı öne eğiyor ve iki yeni yol arkadaşıma soruyorum soruyu: “Bunca yıl sizsiz öğrenemediklerimi siz de mi bilmiyordunuz yani? Yoksa sizinle bir alakası var mı olanların?”

Bu sabah bu yıldönümüne özel kendime bir kuaför keyfi hediye ettim. Yolda gelirken radyo kapalı olmasına rağmen, kendimi “yazdığımı yeniden yazamam,” diyen şarkıyı söylerken buldum. Tam o anda telefonun malum ilaç saatini hatırlatan alarmı ötmeye başladı. Uyumsuz melodisine rağmen inatla tamamladım şarkımı.

En masum hayalimin peşini bırakmama inadım gibi.

Sonra burada oturmuş bunları yazarken çoook sevdiğim bir şarkı başladı. Bugüne özel bir hediye olarak aldım, kabul ettim:
“… dreams really do come true.”
Yes, indeed they do.

Kasım

“ne gelen anladı ne giden olanı biteni.” sanırım bu yüzden yuvarlanmaya devam ediyoruz acıyan yerlerimize rağmen. her yaranın üstüne çizgi film kahramanlı yara bantları yapıştırıyoruz çocuk misali. komik durursa pansumanı, daha az acır belki. sonra ne zamanki ıslanıyor bantlarımız yağmurdan ya da gözyaşından veya kirleniyor sıçrayan çamurdan ya da zamandan, değiştirmek zorunda kalıyoruz mecburi hijyen şartnamesinden. çekerken bandı, bazen sokakta oynarken güneşten iyice sararmış ayva tüylerimize yapışıyor diye acıyor canımız, bazen de kabuk da beraberinde gelmeye inat ediyor ya, ondan. ikisi de çocukluk marifeti; büyüsek biraz daha, o kadar acımaz belki ama büyünmüyor işte öyle ha deyince. hangi çocuk kolay büyüyor şu zamanda ve hangi sokakta? kabahati dolunaya atalım iyisi mi ya da retro durumdaki hain gezegen hangisiyse ona. sonbaharın da kabahati büyük tabi. benden duymuş olmayın ama ‘kasım’da aşk başkadır’ sadece şatafatlı bir reklam sloganı. ne de olsa içinde “aşk” geçiyorsa cümlenin, kolayca kanarız kızlı-erkekli. görmeyiz arkasında çevrilen filmi. oysa sonbahar hırsızdır biraz, kalpsizdir ve adıyla müsemma sever son vermeyi. inanmıyorsanız bir açıp okuyun günlüklerinizi. ne çok alacağınız var bir önceki mevsim dökülen yaprakların arasında unuttuğunuz. ne çok biten var sonbaharda. ne çok giden. o yüzdendir belki soğudukça sözüm ona alışsanız bile acıya, hep can kaybedersiniz en son eksildiğiniz yerden.

Kendinden Hüzünlü Sabah

Bazı sabahlar kendinden hüzünlü geliyor. Tam buğday ekmeği, köpüklü kahve, kaymaklı süt gibi. Ayıklamaya kalktığınız zaman, geriye görüntüsü bozuk, tadı yarım bir şey kalıyor. Baktığım denizin üstü pusla kaplanıp içimde “bütün denizler benim” duygusu yaratan kocaman yolcu gemileri de görünmez olunca, etki daha da büyüyor. Hüzün o sabahlara yakışıyor. Öyle sabahlarda hayatlar geçiyor gözümün önünden. Benimki, başkalarınınki. Yakından gördüklerim, uzaktan izlediklerim, okuduklarım, dinlediklerim. Elimde kahve fincanı, kulağımda son zamanlarda takıldığım o şarkı, sisin arasından izliyorum o sahneleri. Sisin üstüne hikâyeler yazıyor ama sanki birilerinin mahremini sergiliyor ya da değiştiriyor olacakmışım hissiyle, elimi üstünden şöyle bir kaydırarak, okunmadan siliyorum.

O kitap yazılmayacak derken, bildiğim bu; bende kalan izleri, bende kalan sözleri kötüye kullanıyormuşum, yanlış anlaşılırmışım korkusuyla susmayı seçiyorum. Bütün denizler benim, ama bütün gemiler değil. Doğru gemiyi bekliyorum, doğru hikâyeyi. Denize açılmak, yunus olmak için.

Bu yazıyı yazmamın asıl nedeni, elime geçen, eski ve pek güneş yüzü görmemiş bir yazı aslında. “Bazen ruhun ve kalbin, avuçlarıma iniyor. Kırmaktan korktuğum için, parmaklarımı dahi oynatmaya çekiniyorum. Üfleyip gidermek istiyorum üstüne biriken tozları ama nazik üflemeler yetmiyor seni senden temizlemeye. Benim nefesim yetmiyor,” yazmışım geçmişte bir gün. Şimdi nasıl bir ruh haliyle yazdığımı çok hatırlamıyorum ama bildiğim, bugün de baktığımda değiştirmeyi istediğim çok hikâye olduğu ama nefesimin yetmediği. Kimin yetiyor ki?

Yaralı ne çok insan var aramızda. Yaralarını kuytu köşelerde kimseye göstermeden yalayıp iyileştirmeye çalışan ya da o yarayla yaşamayı seçen. Eskiden Türk filmlerinde, son zamanda neredeyse bütün yerli TV dizilerinde gördüğümüz ve bana oldum olası anlamsız gelen, şu yanlış anlaşılmalar ya da adam gibi cümle kurulup söylenmeyenler yüzünden büyüdükçe büyüyen ne yaralar var gerçek hayatta. Zaman geçtikçe, filmin o sahnesinin üstünden bir sürü sahne geçmesine rağmen, sırf o sahnedeki ışığı sevdik diye geceleri o sahnenin anısına sarılıp yattığımız, kendi nefesimizi tutup ölmeye çalıştığımız, o sahneye geri sarmayı başarma umuduyla yaşayıp sahnenin kendisine dönünce, filmin devamının yine değişmediğini ve zenginlerin de ağladığını gördüğümüz ne örnekler. İnsan kendine bakınca anlamıyor da bunu, başkasına bakınca anlıyor. Tutup sarsasım geliyor gördüğümde böylelerini, “Hayat sana bana bakmadan geçip gidiyor,” diye azarlayasım. “Allah aşkına dön o sahneye ve mevzunu hallet,” diyesim. “Yoksa hep o sahnede kaldığın için, gün boyu duvarına astığı tam boy portreye bakarak demode bir bardaktan ikinci kalite viskisini içen, yalnız ve mağrur, yalnız kendine kahraman bir jön olarak kalacaksın.” Belki de bu yüzden ben hep dönerim sahnelerime ve o sahnelerdeki beceriksiz oyunculuğu bir kez daha görünce yaramı da, yara bandımı da oraya atar yürürüm. Kırdıysam özür dilerim, kırıldıysam beni kırdın derim. Çünkü çok iyi bilirim, söylenmeyenler dil yarasından daha çok acıtır. Ve sadece söylemediklerim, olur olmaz zamanlarda içimi kanatır.

Sis dediğin şey, su buharı aslında. Güneş yükseldikçe illa dağılır, deniz görünür, yolcu gemileri yeniden geçmeye başlar. Bütün denizlerin senin olması için, önce bir denizi aşman gerekir. Denizi aşman için de gemiye binmen. Ya da en güzeli yunus olup yüzmen. (Kişisel olarak geliştiysek dağılıp günlük işlerimize dönebiliriz.  )

En güzel hüzün, o son kadehi içmemesi gerektiğini zamanında bilen insan gibi, günün ilk kahve fincanıyla birlikte masadan kalkmayı bilen, yerini sevince bırakandır.

Çünkü hüzün sadece “bazı” sabahlara yakışır. Fazlası sağlığa zarar, akla ziyandır.

 

Kasım-2014

tereddütten ibaret

Geçen hafta, Çağlayan Adliyesi’nde bir genç adam, çirkin bir iç avluya bakan yedinci kattan kendini boşluğa bırakarak intihar etti. İntiharın çok konuşulduğu bir haftanın ortasına düştü kimbilir hangi nedenle seçtiği bu karar. Ama benim konum intihar ya da nedeni değil. Aşk.

Ağustos ayıydı. Instagram’da, ilk gençlik arkadaşım Dolunay’ı sahnede -yanımda içine düşen tutku kıvılcımlarından bihaber Ayşe ve heyecandan dolu dolu gözlerimde geç yaşta ortaya çıkan miyobun armağanı gözlüklerimle- ilk kez izlememe, yıllar sonra İzmir’de sımsıkı sarılmamıza  vesile olan Kul oyununun ve daha birkaç enfes kadın kitabının yazarı Seray Şahiner’in evleneceği haberini paylaştığı fotoğrafa denk geldim.  “Üniversitede aşık olduğum adamla evleniyoruz,” yazmıştı altına. “Zira; tarih tereddütten ibaret değildir.”

Kalemi güçlü insanlar beni herkesten çok cezbediyor galiba. O fotoğraf, o cümle, kendime özel nedenlerin yanına, kalbime kazındı o anda. Eşli mutluluğa duyduğum imrenmeyle baktım biraz. Kadının gözlerinde mutluluğun hem de geçmişten çıkagelip onu bulduğuna inanamayan ve sanki kalemi kağıdı fırlatıp atmaya bile razıymış gibi bir şaşkınlık, erkeğin gözlerinde derin, çok derin ve belki de benden başka kimseye dokunmayan gizli bir hüzün görerek.

Sonra hayatın tekeri benimkini önüne katarak döndü ve kimseler görmeden şekli değişti yine zaman örtüsünün.

İntihar haberini okuduğum zaman kim olduğunu anlamamıştım. Kendisiyle birlikte, benim kendisini değil, sadece satırlarındaki kadınları tanıdığım genç bir kadının umudunu da yedinci kattan boşluğa bırakan o adamın kim olduğunu duyunca, bu tür haberlerde hepimize hep olduğu gibi, kendi bencil nedenlerimin ağır taşı oturdu kalbime.

Daha geçen gün, Kul‘daki Mercan’ı anmıştık Dolunay’la kendi hayatlarımızdan konuşurken.  Daha geçen gün, Seray Şahiner’i hatırlayıp mutluluğun hâlâ mümkün olduğunu düşünmüş ve sevinmiştim.

Çünkü ben hâlâ inanmak istiyorum mutlu aşka. Çünkü ben hâlâ inanmak istiyorum zaman örtüsü şekil değiştirirken, aşkın o zamanın üstüne çizeceği desenlerin çok güzel olacağına. Çünkü çocukluğumdaki gibi sevmiyorum sonlu şeyleri. Çünkü çocukluğumda cumartesi akşamı misafirliklerinin bitmesini nasıl hiç istemediysem, hayattaki misafirliklerin de sonu gelmesin istiyorum, “kavanozda kahve, kutuda ekmek, insanda insan kalsın”,  hiçbir şey bitmesin, kimse gitmesin.

Aşkla derdim, aşkla hukukum, aşkla kavgam, zaman kumaşının sonsuz görünen topu, bir metre, bir metre daha derken, hiç beklenmedik bir anda, eğri büğrü bir kenarla son bulabildiği için, ‘aşkın tereddütten ibaret olmasına’, yanlış ellere düşmesine tahammülsüzlüğümden. Birbirini gerçekten sevecek iki insanın o kumaşın aynı metresine düşmesinin evrenin en büyük, en mucizevi ve en nadir kıyaklarından biri olduğunu bildiğim için, bunu bilmek istemeyenlere, bozuk para gibi harcayanlara, umursamazlığa hiç geçmeyen kırgınlığım.

Çünkü hiçbirimiz yalnız iyi değiliz. Var olan bir ilişkinin içinde yalnızken de iyi değiliz, tek başımıza yalnızken de.

Biliyorum ki şimdi o kadın, eskisinden de güzel şeyler yazacak gözlerindeki şiş inince. Ama şimdi  bana kaderle pazarlığa oturabilse elindeki kâğıttan ve kalemden vazgeçmeye bile razı olduğunu düşündüren bir bakış yerleşecek biliyorum, bir zamanlar şaşkın ve tedirgin bir mutluluğun baktığı gözlerine.

Her şey bitince, anlar, sadece anlar kalıyor elimizde. Yaşamayı göze aldığı kadar hatırlamayı da göze alabilen cesurlar için.

Tereddütlerden ibaret aşklar ise tarih oluyor. Tarih tereddütlerden ibaret değilse bile.

 

 

 

 

 

 

 

Tanrı asla unutmaz

Tanrı hiçbir zaman unutmaz. Sadece senin de hatırlamanı ister…
Güçlü olmanı. Hayata olmuş olana rağmen, vursun ister yüreğin. Sana biçtiği ömrün son zili çalana dek vursun.
İki ayak vermiştir sana, üstünde dimdik dur diye. Bir nefes emanet etmiştir sana, gülebilen bir ağız, duyacak kulaklar, en çok tatlı sözün yakıştığı dudaklar, hisseden bir ten, nimetin tadını alacak bir dil ve en güzel kokuları duyacak bir burun… Gerçeği görmen için bir göz, kabul etmen için bir akıl ama bazen ne olursa olsun inanman için bir kalp.
Sana dostlar verir. Kıymetini bilirsen. Hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğunu görecek kadar dikkatli bakabilir ama dostun da insana göre geldiğini, sen neysen onu çektiğini hatırlarsan.
Sana melekler gönderir. Baş tacı edebilirsen. Canını yakma pahasına sana işaretler verdiklerini, kanatlarını illa göstermediklerini, çirkin suretli, kaba giyimli, sert sesli bile olabileceklerini unutmazsan.
Sana hikâyeler yazar. Kahraman olmayı seçersen. Kahramanların hepsinin süper olmadığını, en sevilenlerin insani kusurlarının, zaaflarının, zırhlarında mutlaka bir deliğin olduğunu, hepsinin bol kaslı, kahraman kostümlü olmadığını ama mutlaka “iyi kalpli” olduğunu bilirsen.
Sana resimler çizer. Renklerin sözlerini dinler, bir su damlasının hepsini birbirine katabileceğini, ama ortaya yeni renkler çıkacağını unutmaz, yeni resmin oluşmasını, boyanın kurumasını sabırla beklersen.
Sana kötü haberler içinde umut gönderir. Her şeye rağmen şükretmeyi bilirsen. Her bitişin bir başlangıç, her başlangıcın bir bitiş olduğunu bilerek yürürsen.
Sana aşklar verir. Aşkın aslında “sen” olduğunu anlar, değerini bilir, yaşarken aşkın değil, kendinin hakkını verirsen. Herkesin kendine yakışanı “seçtiğini”, aşkın her şey olabileceğini ama sadece onursuz olmaması gerektiğini aklından hiç çıkarmazsan.
Mücadele etmeyi seçersen, hayat güzeldir.
Yenilgiye yenilirsen, bütün zaferler seni teğet geçip başkasına gider. Ya da çoktan gitmiştir. O zaman bile kalan sana yeter, bir dahaki sefere yenmeye niyet edersen.

Tanrı hiçbir zaman unutmaz.
Ama unutmana yardım eder.
Çünkü Tanrı Ulu’dur.
Yaratırken seni kimseye değil, sana emanet etmiştir.
Tanrı seni unutmaz…
Sen kendini unutmazsan.

Aidat

Hava karardı. Baş başayız. Erken biten akşamlardan biri daha olmalı gelen. Biraz daha oturacağız, belki bir iki saat daha. Oturmak dediysem, o yatacak, ben oturacağım. Bir süre önce, moral olsun diye ona bileklik  de hediye eden dünya tatlısı bir hemşirenin akıl etmesiyle, yatağıyla refakatçi koltuğunun yerini değiştirmişiz. Televizyona bakacağız biraz. Halimiz olursa azıcık konuşacağız. Sonra ilaçlar girecek devreye, uyusun diye ışığı da kapatacağız. Ben yattığım yerde telefonuma bakacağım, bizde hayat durmuşken dönmeye devam eden dünyalarda dolaşacağım. Sonra belki onun iPad’ini alacağım. Son girdiği adresler ateşler kusacak içime. Ceyla Gölcüklü’nün adını bulacağım arama motorundaki son kelimelerde. Neyi merak ederek aradığını bileceğim o ismi; merak ettiklerini hiç konuşmasak da. Sonra ilaçların etkisiyle derin bir uykuya dalacak. Uyku arasında, “Ayşe uyudu mu?” diye soracak. “Uyudu, merak etme,” diyeceğim. “Sen yokla onu yine de,” diyecek. Ben sesim çıkmasın diye karanlıkta yastığı yüzüme kapatıp hıçkırarak ağlayacağım. Sonra yine telefonuma bakacağım. Bizde hayat biterken, dönmeye devam eden dünyalarda dolaşacağım.

Onun artık böyle hevesleri yok. Limonataya seviniyor bir tek. O da iki yudumluk bir sevinç. Onun tatsız kahvaltısına katık ettiğimiz kaçak zeytinlerime bir de.  Ve son zamanda, köşedeki fırından aldığımız susamlı halkalara. Susam dokunur mu, dokunur muhtemelen. Ama biz bunları hesaplamayı bırakalı çok olmuş. Hoş, canı da ne çekiyor ki zaten?

O ise bırakmadı ipin ucunu, kolay da bırakmaz, huyu değil. Hem, bana sormuş birkaç gün önce, “Bana söylemediğiniz bir şey yok, değil mi?”, bakmışım yüzüne, “Bana baksana sen,” demişim, “Kötü bir şey olsa, ben böyle olabilir miyim?” “Doğru,” demiş inanarak. Kötü bir şey olsa ben böyle olamam. Ama kötü bir şey var ve ben böyleyim.

Son zamanlarda ne yese kusuyor üstüne. Biraz da bu yüzden aldırmıyoruz sanırım. Ne olsa kusacak yine. Zaten karnı da ağrıyor.

Avuntu olsun diye bir iki susamlı halka. Ve sonra böbrek biçimindeki plastik kusmuk kabı.

Bitmiyor bu sefer kusması. Her zamankinden çok. Hem rengi de koyulaşıyor. Hemşireye gidiyorum. Bankodan hiç acele etmeden kalkarken, “Normaldir öyle kusması,” diyor. Kaldırılmaya bayılmadığını her ayak sürüyüşünde belli ederek gelip bakıyor. Son kusmuğu görünce, yüzü değişiyor. Doktoru aramaya gidiyor.

Ne acayip,  hafızamda susamlı halkaları yerken cama paralel yatıyor. Kusmaya başladığında ise camın karşısında.

Akşamın bir vakti, nöbetçi doktor geliyor. Tatlı bir kadın. En yakın arkadaşı da benzer bir durumdaymış, içtenlikle üzülüyor. O ara kopuk bende, olayın nasıl geliştiğini hatırlamıyorum ama sanırım doktor bir süre bir şeylere baktıktan sonra, “Mide kanaması geçiriyor,” diyor. Bir doktor daha geliyor. Bu sefer bir erkek. Saat gece yarısını geçiyor artık. Müdahale edeceğiz diyorlar. Midesi yıkanacak. Ağzına hortum falan sokulacağı için, “İstemem,” diyor. O kadar yorgun ki artık. “Mecbur,” diyorlar, “yapacak bir şey yok.”

Ablamı arıyorum. Bir de eşini. Ablam anneme duyurmadan çıkarken evden, karşı kapıdaki kardeşim de duyuyor. Kuzenim de onda. Peş peşe geliyorlar.

Oda bir anda küçük bir operasyon odasına dönüşüyor. Yer yerinden oynuyor. Yapılmasını istemediği şeyi yapmalarına izin vermesi için yalvarıyoruz ablamla.  Mecbur, sonunda pes ediyor. Hangi birine karşı koyacak. Tepesinde bir sürü insan, karnında müthiş bir ağrı.

Müdahale kısmını pas geçiyorum. Daha doğrusu yazmıştım ama sildim sonra.

Ama öyle anlatıldığı gibi on dakikalık bir şey değil. Saatler sürüyor her şey.

Sonra sabah oluyor, çok kan kaybettiği için kan peşine düşüyoruz.  Ben yanında kalıyorum. Kan çağrımız üstüne uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımız, Verda, çıkıp geliyor hastaneye sabahın kör vakti. Onunla birlikte endoskopiye girmesini bekliyoruz. Kanamadan sonra ağrısı diniyor en azından. Uslu bir çocuk gibi, ama kimi görse yorgun gülümseyerek geziyor sedyesinde.

Sonra kan vermek ve dinlendirmek için yoğun bakıma indiriyorlar. Bana ihtiyaç olmadığı için eve gidiyorum. Banyo yapıyorum, yatıp uyuyorum. Öğleden sonra Ayşe geliyor zıplayarak. “Teyzemi yoğun bakımdan çıkarmışlar.” 11 yaşında ve bir süredir mutlu olacak daha iyi bir sebebi yok.  Birkaç hafta önce, teyzesinin iyileşemeyebileceğini anlatmaya çalıştığımda, “Sen çok kötü kalpli bir insansın,” diye ağlamıştı. Televizyonda Çalıkuşu vardı. Feride’nin annesinin ölümünün arasına sıkıştırmaya çalışmıştım kötü ihtimali.  Ütü masası açıktı salonun ortasında. Üstünde Ayşe’nin turuncu okul tişörtü.

Sevinç içinde hastaneye koşuyorum. Kolunda kan torbası ve serum, ablamla oturuyorlar. Hiç hali yok, o kadar yorgun ki. Yoğun bakımda yatarken, onunla her gün ağabey gibi ilgilenen ve bize de can dost olan doktoruna, “Beni odama çıkarın, sıkılıyorum, ailemin yanında olmak istiyorum,” demiş, aslında ondan çıkarmışlar.

İlaç verdikleri için uyuyor. İkimiz baş başa kalınca, daha hava kararırken söndürüyoruz ışığı.  Ziyaret yasağı olduğunu bilmeyen bir arkadaşımız kapıyı aralayıp içeri uzatıyor başını. Gürültü etmemek için işaretle anlaşıyoruz, geri çıkıyor. Çok geçmeden uyanıyor. Halsiz, keyifsiz, sessiz. Uyuyamıyor geri, yattığı yerde rahat etmiyor. Zorla kalkıyor. Geri yatıyor. Olmuyor, başını ayakucuna koyuyor. Olmuyor, refakatçi yatağına yatıyor. O da olmuyor, yatağına dönüyor. Ama uyumuyor.

Ve ben, dünyanın en aptal insanı olarak, oturduğum yerden izliyorum onu. Arada bir yatağın yanına otursam de genel olarak mal gibi bakıyorum ona.

Bir ara yine yatağın kenarına ilişiyorum. Elini tutuyorum, sessizce bakışıyoruz. Ya da bir şeyler konuşuyoruz ama o kadar önemsiz ki hiçbirini hafızama kaydetmiyorum. Tam kalkacakken, “Kalkma,” diyor. “Yanımda otur.”

Ve ben dünyanın en aptal insanı olarak, yanına uzanıp ona sarılmayı akıl etmiyorum.

“Aidatı ödemekle” ilgili bir şeyler söylüyor. Sonra kendini topluyor saçma olduğunu fark edip. Bu işte bir gariplik var. Hemşireye gidiyorum. Nöbetçi doktorları arıyor. Sanırım o ara ben de ablamı arıyorum. Nöbetçi doktorlar geliyor. İkisi bir arada. İkisi bir arada paketinden dökülme kahve sohbetlerini böldüğümüz hissini uyandıran iki kadın. O ise sessiz ama uyanık. İkisi bir arada elleri ceplerinde karşımıza dikilip karaciğer yetmezliği zart zurt nedeniyle böyle saçmalamasının normal olduğunu, şöyle şöyle yapılması gerektiğini yoksa komaya gireceğini söylüyorlar. Gözünün içine baka baka.  (Aslında biri söylüyor. Sanırım öbürü sohbet asansörde de sürsün diye gezmeye gelmiş.) Çiğ çiğ yemek istiyorum ikisini de. Her gün yaşadıkları şeyler olabilir bunlar. Ama insanın 40 yaşındaki ablası her gün ölmeye yatmıyor. (Sahi herkese teşekkür ziyaretine gittiğimde onları neden görmedim?)

Kendi doktorumuz gelmeden dokunsunlar istemiyorum ona. Birazdan gelecek zaten. Yine yanına oturuyorum. “Annem sandım seni bir an,” diyor. “Annemi çağırayım mı?” diyorum. “Çağır,” diyor. Hastane serüvenimizde ilk kez üzer miyiz demeden annemi çağırıyoruz, ne de olsa vakit, “Anne, bitti,” vakti.

Ablamlar geliyor. Kendi doktorumuz da geliyor o arada. Ben az önce gelen iki empati yoksunu doktora çemkiriyorum. “Sevinçciğim,” diyor yine doktor ağabeyliğiyle. “Doğru söylemişler.”

Banu tuvalete kalkmakta ısrar ediyor ve kalkıyor da. O takatsiz, o bitkin haliyle bile teslim olmuyor.

Ablam bana Xanax veriyor, küçücük bir köşesini. Hiç ilaç içmediğim için hemen çözüyor beni. Azıcık kendime geliyorum.

Annem öyle tatlı konuşuyor ki nasıl bu kadar sakin, nasıl bu kadar anne, hayran kalıyorum. Annemden elma istiyor. Rendeliyorlar elmayı, rende ne ara geliyor, nasıl oluyor hatırlamıyorum. (Xanax’lıyım ben artık, dünya kesik çizgi nokta kesik çizgili bir yer artık.) Yiyor elmasını. “Evimize gidelim,” diyor anneme. “Evimize gidelim.”

Sonra diyorlar ki, yoğun bakıma indirmemiz lazım artık. Eş dost hastaneye yağmaya başlamış. Hep birlikte onu asansöre geçirip bahçeye iniyoruz. Bahçe hep biz. Duyan geliyor, duyan geliyor. En çok yarım saat sonra, birkaç gün önce çekmeye kalktığım ama almadığım para hesaba dönmüş mü diye bakmak için Nesli’yle birlikte 200 metre ötedeki ATM’ye gidiyoruz. Çünkü bok var. Çünkü para çok önemli. Çünkü ben malım.

Daha biz ATM’deyken ablam arıyor. “Sevinçcim, gel istersen, bir şey oluyor,” diyor.

Nesli’yle koşar adım dönüyoruz. Yoğun bakımın kapısına iniyoruz. Kaç dakika sürüyor, 10, 15? Kapı açılıyor, doktorlar çıkıyor. “Çok üzgünüz,” diyorlar. “Solunum cihazına bağlarken kalbi durdu.”

Durdu. Kalbi. Banu’nun.

“Görebilir miyiz?” diyoruz. “Tabii,” diyorlar.

İçeri giriyoruz. İkişer ikişer. Önce hangimiz bilmiyorum. Hareketsiz yatıyor. Gözleri yarı kapalı sanki. Elini tutuyorum. Alnını öpüyorum. Nereden aklıma geliyor bilmiyorum ama ona teşekkür ediyorum. Bana yaşattığı her şey için.

Galiba seviniyorum öldüğüne. Bu kez aptal olduğum için değil. Ne kadar yorulduğunu gördüğüm için. Karnından ikide birde su alınmasına ben bile artık dayanamadığım için. Filmlerdeki gibi yatağınıza uzanıp ölemediğiniz, sizi sürekli tomografi, MR,  ultrason, endoskopi hırpalayıp durdukları için.  Artık iyi olmayacağını bildiğim için.  Tamam kabul, artık dayanamadığım için. Bencil olduğum için.

O gün, 20 Ekim, Pazar. Bayram tatilinin son günü. 3 gün önce bana,  “Sen Pazar günü kızınla İzmir’e dön. Çok sensiz kaldı. Birkaç gün idare ederiz, geri gelirsin,” cümlesindeki Pazar.

Bugün 18 Ekim, Çarşamba.  Mide kanaması gecesinin 4. yıldönümü. “Ben bu Çarşamba, 480 km uzakta, senin çok sevdiğin bu şehirde, hastanedeki odanın karşısındaki,  hani martıların hiç eksik olmadığı o çatıya çok benzeyen bu çatıya bakarak çok ağladım,” cümlesindeki Çarşamba.

Ve apartmanın girişine asılmış tabloda, ödenmemiş aidat borçlarım beni bekliyor.