Bu Gece Benim Gecem

Desenli duvar kağıtlı bir evin, ayna karşısında şarkılar söyleyen, annesiyle babasının Nejat Alp’in arkadan kafasını uzattığı taverna resimlerine bakıp mutlular diye sevinen bir çocuktum. Cam kapaklı, dolaplı müzik setinin eve geldiği günü, oymalı koltukların arasına biriken tozları, vazolardaki yapma çiçekleri, kadife perdeleri, kapı numarasının yazdığı turuncu kapı tokmaklarını, kapıcının sepetle ekmek dağıttığı sabahları, köşedeki pastanede Alman pastasıyla tanıştığım ilk günü, küçücük kabından minicik bir plastikle yenen şokellayı, pazar günleri alınan fıstıklı salamı, balık pazarlarının içime saldığı heyecanı, taş gibi sert siyah rugan ayakkabılarımın üstüne katlanan dantelli çoraplarımı, fıstık yeşili Ford 17m arabamızı, ev yapımı doğum günü pastalarını, annemin bigudilerini kaynattığı tası, on yaşındaki ilk aşkımı, babamın öperken batan bıyıklarını, annemle tavla oynayışlarını, mutfak camının fırfırlı perdelerini, Hayat Bilgisi dersi için kopyalayarak çizilen Türkiye haritalarını, çiçek ekmekleri, litrelik cam şişedeki kolaları, ilk ve tek Barbie bebeğimi, birini ablamın birini benim takıp dolaştığımız patenlerimizi, o kırmızı yağmurluğun plastik kokusunu, babamın başucumda hıçkırarak ağladığı o geceyi hiç unutmadım.

Power Fm

Herhangi bir Power FM kanalı dinlediğim zaman üniversitedeyken düzenlediğimiz amatör partileri hatırlıyorum. Merve, Berna, ben. Banu her zaman fahri parti üyesiydi. Bizim kadar uğraşırdı. Bilen bilir, bizim bölüm Tarabya’da küçücük bir bölüm, tek başına, özel okul gibi, dünyadan kopuk bir yer. Ama o minicik dünyada bile olay eksik olmazdı. Politika okurduk ama politik aksiyonumuz eksikti. (hatta Külbitör Kapağının göz ardı edilen haklarını korumak için kulüp kurduk yokluktan. Külbitör Kapağı ne mi? Bakıverin bi zahmet, amaç onu tanıtmak zaten:))

Partiler de hep okulun boyutuna göre. Miniskül. Parti yapar, para toplardık 🙂 Ama para umurumuzda mi? Maksat eğlence olsun, maksat aksiyon olsun, maksat hoşlanılan çocuğun gelebilme ihtimali olsun. İlk parti gelirini okulun kaloriferleriyle ilgili bir sıkıntı için okula vermiştik. Zaten parti yapar yapar okula verirdik kazanılan üç kuruşu. Bir keresinde de BAHAR OLDUM diye bir bahar partisi yapıp gelirini Cerrahpaşa Hasta Çocuklara Yardım derneğine bağışlamıştık. O partiyi duyurmak için Power FM’de Zeynep’e bağlanmıştık canlı yayında. Zeynep Everi ya… Dinlemediğim gece yoktu. Parti de parti olmuştu hani. Her partiden bir şeyler kaldı hep bize. Hep anı cinsinden. Ne zenginlik. Bizim enfes bir üniversite hayatımız oldu. Sığınak gibiydi okul hayatı. Gel de özleme. Gel de Power FM dinleyerek ışınlanma zamanda.

Şu anda It Must Have Been Love çalıyor Power Love’da ve ben Taksim’de olduğumuz bir gece Oğuz diye bir arkadaşımızın Banu ve beni Zeynep’le tanıştırdığı geceyi hatırlıyorum. Yayın sırasında Vakkorama’nın kepenklerinin arasından merhaba demeye gelmişti Zeynep o müthiş sesiyle.

Ağlamakla kahkahayla gülmek arası bir yerdeyim yine. Banu’yla odamızdaki sadece bize ait telefonunun nasıl oluyorsa illa dolanan upuzun kordonunu düzeltmek için camdan aşağı sarkıtır, döne döne açılmasını beklerdik. Odanın içine buz gibi soğuk dolardı… O günleri hatırlayınca içime sıcaklık doluyor. Galiba en soğuk zamanlarda içimizi donmaktan eski zamanlarda hücreler depolanmış sıcaklıklar koruyor.

Olsam

Bir çiçek olsam mavi bir ortanca olurdum
Bir kuş olsam serçe
Bir hayvan olsam yunus olurdum
Ve bir ağaç olsam gösterişli bir çınar.
Bir yemek olsam yoğurtlu makarna olurdum,…
Bir tatlı olsam kazandibi.
Bir içki olsam kırmızı şarap, üzümü Merlot ya da Shiraz.
Bir çerez olsam badem olurdum sanırım
Ve bir meyve olsam yeşil erik
Bir yol olsam Urla yolu olurdum
Bir yolculuk olsam vapur yolculuğu
Bir şehir olsam İstanbul olurdum
Ve bir kıyı olsam Moda sahili.
Bir deniz olsam Ege olurdum
Bir ada olsam Büyükada
Bir nehir olsam Seine olurdum
Ve bir ülke olsam Avustralya.
Bir kitap olsam Nihal Yeğinobalı, “Mazi Kalbimde Yaradır” olurdum
Bir film olsam “Hayat Güzeldir.”
Bir şiir olsam “Sevgilerde”, Behçet Necatigil
Bir tablo olsam Klimt’in “Öpücük”ü
Bir ses olsam kuzumun kahkahası olurdum
Bir koku olsam bebek kokusu
Bir renk olsam mavi.
Bir dil olsam Fransızca olurdum
Bir belge olsam bol vizeli bir pasaport.
Aylardan bir ay olsam, Nisan olurdum
Günlerden Cuma
Bir sabah olsam, tartışmasız kuzumun doğduğu sabah olurdum
Bir gece olsam her an yaz gecesine dönüşebilecek bir gece,
Bir mevsim olsam Bahar olurdum
Ve bir yağış olsam lapa lapa kar.
Bir zaman olsam dün.
Bir an olsam, herhangi bir şeyin olduğu o ilk an.
Bir erdem olsam affediş olurdum.
Bir zaaf olsam, karşılıksız sevgi.
Bir araba olsam 74 model bir vosvos olurdum
Bir mobilya olsam kitaplık
Bir ev aleti olsam eski bir radyo olurdum
Ve bir eşya olsam, bir fotoğraf makinesi.
Bir duygu olsam aşk olurdum şüphesiz
Bir yetenek olsam “yazmak” olurdum
Ve bir şarkı olsam “Küçüğüm”
-Ne olsa bu yüzden saçmalamam, hayal perestliğim, çocukluğum.-
Bir anı olsam, kendime saklardım kendimi, direnirdim alzheimer’a ve unutulmaya.
Ve yeniden doğsam, yine ben olurdum, tereddütsüz.
Ve kaderi koysalar bile önüme,

Bazı şeyleri daha çok yapar ama
Yine kendi hayatımı yaşardım,
Bir an bile düşünmeden.
2013 İzmir

Ayakkabı

Kuru kalabalık yollar. Oysa biraz önce gök delinmişçesine bir yağmur indi. Sırtlarında taşıdıkları hayatın bir kısmını bile isteye, bir kısmını farkında bile olmadan düşürmüş insanların tıkadığı giderler yüzünden bir karış su var yerde. Evet, giderlerin azlığı, yetersizliği, tıkanmışlığı ve tam giderlerin üstüne dikilen binalar ve toprak düşmanlığı, aslında otoriterlerin kabahati. Sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti o otoriteleri cımbızla seçiyor. Hem zaten insanların bazı şeyleri sırtlarından isteyerek düşürmesi de otoriterler yüzünden. Taşıyacak hal bırakmıyorlar ki insanda. Oysa biraz da ucundan tutmak olmalı görevleri. Çünkü taşımak zordur. Önce sırtlanırsın bir şeyi, zaman denen kavramın fizikteki kudretini unutup. Her formüle girmez ama zaman arttıkça başlangıçtaki enerji, güç, umut katlanan bir hızla tükenir. Dahası öyle ilaç falan da değildir zaman, kafasına buyruk kaprisli bir formül assolistidir. Son anda sahneye çıkıp bazen unutturur, bazen ağırlaştırır, bazen düzeltir, çok zaman yıpratır ve kafasına estiğinde hızlı, canı çektiğinde yavaş, akıp/akmayıp gider. En mutlu saatlerde koşarak geçmesi bu yüzdendir şıllığın. Bir şeyi sabırsızlıkla beklerken ya da sen dardayken peklik çeker gibi tıkanıp kalması. Sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti hesaba zamanı da katmayı bir türlü öğrenemez. Çünkü sonrasını hesaplayamayanlar cumhuriyeti aynı zamanda elini taşın altına koymayanlar cumhuriyetidir. Bir de olur da elini taşın altına koymaya kalkışırsa egosu rekor hızla büyüyenler cumhuriyeti. O devasa egonun bile zamana baştan mağlup olduğunu bilemeyen her biri ayrı bir millet, her biri ayrı bir din, her biri ayrı bir dile mensup “benler” topluluğu. Ve bu ayrılık kimsenin suçu değil.

Geçen gün bir yerde okuduğum gibi, insanoğlu zaten kusurlu yaratılmış. Kolları gibi, bacakları gibi, gözleri gibi, kusuruyla geliyor. Ve bazen bazı insanlarda bazı organlar ve uzuvlar unutulabiliyor ama kusur paketin asla gözden kaçmayan parçası. Farklıyız ve kusurluyuz ve aynıymışız ve kusursuzmuşuz gibi yapıp hayatı önce kendimize zehir ediyor, madem benimki zehir seninki de öyle olmalı diye yanımızdakine bulaşıyoruz.

Bu kadar insan nereye gider? Bu kadar insanın durmadan bir yerlere gidiyor olması, gidecek bir yerleri olduğunun iyimserliğini getirip bırakmalı kapıma. Eskiden öyleydi. Alacakaranlığın, gidecek bir yerim olduğunu bilmenin sevincini hiçbir şeye değişmezdim. Şimdiyse bütün bu insanların gidecekleri yerle, gitmek istedikleri yerin üst üste denk gelip gelmediğini merak ediyorum yüzlerine bakarken. Bir de gittikleri yerden dönüp dönemeyeceklerini. O gün nasıl bir çılgınlığa kurban gideceklerini bilmeden debelendiklerini. Daha az önce, dünyanın başına “bir anda” musallat olmuş bir terör örgütündeki bir manyağın 7 yaşındaki bir kızla evlendiğini ilan ederken manyakça gülümseyişini gördüm bir fotoğrafta. Ve kızın yüzündeki “terörü”. İçim katıldı. İçim dondu. Kalbim farklı çarpıyor dakikalardır. Farkı çarptığında bile yine de çarpıyor diye şükrettiğim kalbim.

Aslında diyeceğim şuydu. Bu yağmurlar kaç çift ayakkabıyı mahvetti. Bu kadar ıslanan ayakkabı bir daha iflah olmaz. Önce suyu çeker, sonra beton yemiş gibi sert, güneşte unutulmuş gibi kavruk kupkuru bir şeye dönüşür. Bütün ayakkabılar böyle mi bilmem. Benim tanıdıklarım böyle en azından, ya da hatırımda kalanlar. Hele aralarında özenle kalıplanıp, kutularda el bebek gül bebek saklanmışken bu hale düşenler olabileceğini düşününce…

Ben tam bunu diyecekken, araya o fotoğraf girdi. Eskiden araya giren fotoğrafları unuturdum. Şimdi artık aklımın bir köşesinde asılı duruyorlar. Çıkaramıyorum. Unutamıyorum. Hiç iyi hissetmiyorum bu yüzden. John Malkovich’i anıyorum saygıyla. Yağmurda kalmış, zaman etkili bir ayakkabı gibiyim. Yeni bir çift almalı benden. Yine yağmur yağarsa diye, elim gitmiyor.

Galiba hepimiz karıncalar gibi durmadan bir yerlere gitmeye çalışırken, sonunda “çaresizlikten” öleceğiz. Ayağımızda ayakkabılarımız, bileğimizi aşan yağmur suyunda.

08.08.2014

Ağlamanın başka yolları

“Yaradılanı severim, yaratandan ötürü,” der ya Yunus Emre. Benimki biraz yoldan çıkmış bir tasavvuf anlayışı. “Yaratanı daha bir seviyorum, yaradılandan ötürü.” Eski katı kurallarım yok, dine dair, hayata dair. Kadir Gecesi’ne sevgim ayrı, bana en çok çocukluğumu, ne şartlar altında olursak olalım yine de her günden daha güzel olan bayramın yaklaştığını hatırlattığı için. Hepimizi o yaratmışken ve doğacağımız coğrafyayı, aileyi o tayin edip yaşamımızın ana hatlarına baştan şerh koymuşken, Yaradan’ın bugünkü dualarımızı dünden ya da bir ay öncesinden daha dikkatli dinlediğine inanmıyorum. Tıpkı bizi içine doğduğumuz dine göre daha iyi daha kötü diye sınıflara ayırdığına inanmadığım gibi. İyi ne, kötü ne ve biz kim oluyoruz da bu hükümleri veriyoruz, aklım karışıyor. Bir süredir baktığım ama anlayamadığım her insan ve her olayda “benim görmediğim bir neden vardır” sükuneti içindeyim. Kış Uykusu’ndan aklımda kaldığı gibi, “Ağlamanın benim bilmediğim başka yolları da vardır” belki. Kaldırın ağlamak kelimesini karşınızda duran okuma fişlerinden, yerine istediğiniz eylemi koyun. Gülmenin, sevmenin, özlemenin, hayal etmenin, kendini cezalandırmanın, yardım istemenin, isyan etmenin ne isterseniz onu deyin. Başka yollar olduğunu bir kez kabul edince, hiçbir yol artık uzak olmuyor sanki.
Bazı yolların dönüşünün olmadığını öğrendiğimden beri, hunharca kıran, hakaret eden, saldıran, çalan, hak yiyen herkes aklıma şu soruyu getiriyor. “Hiç mi sevdiğin ölmedi senin?” Yoksa bu da ağlamanın bir yolu mu?
Bu gece hem dua hem şükrediyorum ben. “Allahım herkesin gönlüne göre versin,” diyorum bir. Bir de “Özleyecek uzaklarım, özleyecek anılarım olduğu için şükürler olsun” diyorum. Ve benden çok sevdiğimi alırken, sadece almadığın, öğrettiğin için de şükürler olsun, Allahım. Çünkü bakıyorum ki sen er ya da geç herkesten alıyorsun ama herkes öğrenmiyor “ağlamanın onun bilmediği başka yolları da olduğunu.”

Temmuz 2014

Memuriyet

Seni bu güzel havalar mahvetti,
Ben bu havaları kaçırmamak için erken doğdum.
Tütüne alışamadığım doğru ama kahve tiryakiliğinden mağdurum.
Tuzla ekmek değilse de unutulan çok şey için emanetçi dükkânı beynimin arka boşluğu.
Aşık olma mevzusuna hiç girmiyorum ama ben şiir yazma hastalığından istifa ettim evkaftaki memuriyetimden,
Tam yedi bahar oldu.
Ve bu havada, bir deniz kenarında iki tek atabilseydik seninle karşılıklı.
İşte asıl şiir o olurdu.
“Alışmak” konulu.

Sevinç
Nisan’14 –İzmir

Kaybolmuş Aşklar ve Olmayan Unutuşlar Dükkânı

Yazamaz olan kalemlere itinayla mürekkep doldurulur boyalı aşklardan. Ellerinin kirlenmesini istemeyenler, parmak izi kaygısız eldivenlerimizden giyebilirler. Hazırlanırken seçtiğiniz şarkılar eşliğinde havaya girebilirsiniz. Raflarımızda yan yana sıralanmış şişelerde, geçmişinizin kokularını saklıyoruz. Tarihi verirseniz, iki  fıs’la, sizi o güne döndürebiliriz. Özlediğiniz tenler konusunda teknolojimiz henüz yetersiz, hizmet veremiyoruz. Ama size o hissi arayabileceğiniz yüzlerce seçenek sunabiliriz. Ne yazık ki sonuç garanti edememekten muzdaribiz. Ama bir gün onu da başaracağız, o güne dek özlemden ölmemeniz tek temennimiz. Amaç oyalanarak unutmaksa, size eğlencelik sohbetler de sunabiliriz. Lakin sesler de yerine konulabilir materyallerden sayılmamakta. Seçtiğiniz seslerin hasreti kabartmayacağına söz veremeyiz.

Kaybolmuş Aşklar ve Olmayan Unutuşlar Dükkânı’nda, pişmanlıklarınızın ölçüsünü çıkarıyor, kendi ellerinizle aldığınız boy ölçünüzün yanına not düşüyoruz. Bu ölçüleri daha sonraki tecrübelerinizde ders almanız dileğiyle, kara kaplı deftere yazıyor ve ömür boyu unutturmuyoruz. Yeterince çaba harcamadığınız için elinizden kaçırdığınız hayat armağanları için henüz geri ödeme yapamıyoruz. Ama bedelleri başkalarına ödetmenizi ve bu arada kendinizi kandırmanızı sağlayabiliyoruz.                                                                                                                                                                                     

Bu işe çok vakit ayırmamak ve yol yakınken diri diri gömülmek isteyenler için, hızlandırılmış paketlerimiz mevcut. Size hayatınızın aşkını ve kaybedişini bir çırpıda yaşatabiliyor, bundan sonra aşka elinizi bile uzatmamanızı garanti ediyoruz. Hızlı kur diploma hediyesi olarak sabaha kadar içip onu özleyeceğiniz geceler veriyoruz.

Unutmayın, son olarak kendinize neyi layık gördüğünüz konusunda kararı tamamen size bırakıyoruz. Ama aşk söz konusu olunca, hırsı, gururu, iddiayı ve inadı bir kenara bırakmanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. Zira aşk denen şey,  içine her şeyden soyunmuş iki çıplaktan başka bir şey alamayacak kadar dar kapsamlı ve ancak geniş gönüllülerin iki koca hayatı sığdıracakları kadar geniş bir alan.

Mutlu aşk yoktur sözüne sığınıp kendinizi kandırmamanızı öneririz. Lakin mutlu aşk vardır, biz yaşayanları çok gördük, cesaret nelere kadir iyi biliyoruz.

İşimiz kırık kalbinize, yaralı gönlünüze ve derman bulamadığınız hasretinize merhem olmak. Her tür ihtiyacınız için 7/24 buradayız. Dileyenler acil durumlarda ücretsiz hattımızı da arayabilirler.

Fakat prensip gereği kalpsizlere hizmet veremiyoruz. Ekibimizi boş yere meşgul etmemelerini önemle rica ediyoruz.

O Haziran

Bugün kızıma anneannesinin ördüğü tavşan kuyruklu tulumu buldum çatı katında… en minik ayakkabılarını. en çok on beş santimlik ilk külotlu çorabını… Sonra annemin sakladığı kendi zıbınımı buldum. Sonra iyi haberler aldım çok sevdiğim kuşlardan. Kuzuyla bahçedeki salıncağı sprey boyayla boyarken hayali graffitiler yazdık hayali duvarlara. o #direntaksim yazdı, ben #iyikibukızıdoğurmuşum. Güzel birkaç satır okudum kurcaladığım bir kitapta. Birlikte son zamanlarda en sevdiğimiz filmin insanların kafasından aşağı balonların döküldüğü, insanlardan yukarı gülüşlerin, sevinç çığlıklarının tırmandığı en güzel sahnesini izledik. Pizza yedik üzerinize afiyet, taşınma bahanemiz oldu, pis pis besleniyoruz şımara şımara. Taşınıyoruz diye erzak zulasını eritmeye çabaladığımız için, markette tek bir paket makarna seçerken, “senin sevdiğinden olsun”, “yok seninkinden olsun” diye çekiştik. Kuzu el çabukluğu marifet, annenin sevdiği paketi atmış sepete, sonuçta ikimiz de mutlu olduk. Sonra çok uzak çekim bir fotoğrafa baktım bir paylaşım sayfasında ve bakarken “hani uzaklaştıkça küçülür ya nesneler, siz uzaklaştıkça küçülüyorsa bir insan, belki de insan değil nesnedir, ondan özne mözne olmaz,” diye filozofluk yaptım kendi kendime. Hani Taksim’e kimseyi sokmuyorlar ya, on gün sonra gidince “Çok özledim ben ama,” diye ağlasam polis amcalar halime acır mı acaba dedim. Acımadıkları için mi can acıtmaktan yüksünmüyorlar diye merak ettim. Bir insan çok acı çektiği için mi acımasız olur? Akşam çöküyor şimdi, sorularımı ipten toplama zamanı. Dolunaya kalmasınlar, kurt adamlık yapmasınlar. 25.06.2013. 📷 da Mayıs 2013. #tbt

Yaz (eskilerden)

Yaz. Kızartma, sıcak rüzgâr, denizdeki tuz, tendeki toz kokusu. Yaz. Mevsimin adı. Ya da yazmanın. Azıcık oynayınca üstünde ‘yasa’ dönüşebiliyor ya da ‘ayaza’. ‘Beyaz’ oluyor bazen, bazen de ‘yazık’. ‘Yazar’ oluyor kimi zaman, kimi zamanda da azalıyor ‘azar azar’. ‘Yazı’ oluyor kalbe kazınan. Ya da kalpten kanırtarak kazınan.

Yaz. Mevsimin adı. Ya da yazmanın. Ya da artık hiç yazmamanın. Otlu pidenin içindeki ota saatlerce bakmanın. Tahinli pidenin üstündeki gözyaşının. Yağmurun düştüğü yerdeki en tozlu ama temiz toprak kokusunun, geçiciliğin, hiç geçmemenin. Çam yapraklarının kokusunun biraz. Sıcağa kokusu kadar yakışan bir şey daha varsa, o da avaz avaz bağırması ağustos böceklerinin. Bir de insanı ağlatan neşeli çığlıkları sokak çocuklarının.

İnsanı çok ağlatan bir şey sorarsanız bana, nereden çıkıp geldiği belli olmayan tavandaki örümcek diyebilirim size.

Sokaklarında kedi intihar timlerinin yaşadığı bir semtte, park halinde arkadan vurulup kaçılan bir arabaya bakıp çok yalnızım diye ağlamak da olabilir mesela.

İnsan sevdiği hiçbir yere sevdiği biriyle gitmemeli.

Onsuz gitmek zor oluyor çünkü.

Zor.

Biraz tavandaki örümcek, biraz da park halinde arkadan vurulup kaçılan araba gibi.

Ya da tahinli pide üstü göz yaşı tanesi.

Ağustos 2015

Gel sen ne çektiğimi…

Ah şu akşamın çökmeye, gölgelerin uzamaya ve renklerin kaybolmaya başladığı saatler yok mu. Beni hep çocukluğumda bir ana götürürler. Camları yağmur damlalarıyla ıslanmış bir araba camından dışarı bakarken bulurum kendimi. Muhtemelen bir taksidir içinde olduğum ve herkes bir yerlere koştururken, gidecek bir evimiz olduğunu bilmenin biraz korkuyla karışık güvencesidir duyduğum.

Troleybuslar vardı o zaman şehrimin sokaklarında ve ben o günlerde bir Avrupa yakası çocuğuydum.

Sokağımız şenlikli bir sokaktı. Meşelik Sokak’taki Aya Triada Rum-Ortodoks kilisesine tepeden bakardı evimiz. Adı üstünde, kocaman meşe ağaçlarının arasından görürdük kiliseyi altıncı kattaki evimizden. O kilise bahçesi benim için gizemin adı olmuştu, çünkü düşüp şaşmamız ihtimaline karşı, balkon duvarına yaklaşmamız zinhar yasaktı. Kıt kanaat görebildiğimiz ve hayal gücümüzün ürettikleriyle sınırlıydı kilise manzaramız. (Evin çevresini dolaşan o uzun balkonda, yazları oyalansınlar diye sık sık bezelye ayıklama görevi verilen iki küçük kızın, içinden kurt çıkması fobisiyle ne çok bezelyeyi altıncı kattan aşağı salladıklarını söylemem için yersiz bir an mı bu? )

Evimiz çok zarif bir bayan olan Lerzan Bengisu’nun elinden çıkma vitraylarla süslüydü ve zarafetini bugün bile hatırladığım apartmanımızın girişinde, yine Lerzan Hanım’ın elinden çıkma bir heykel dururdu. Çok evin aksine, bizim bir çamaşırlık lüksümüz vardı. Çatıda çamaşırlarımızı astığımız kapalı bir oda vardı ve oraya çıkan merdivenler, apartmanın kalan kısmının mermer merdivenlerinin aksine, araları boş demir basamaklardan oluşurdu ve evet, tahmin doğru, bendeniz o aralıklarla düşmekten pek bir korkardım. Ama çamaşırlığa çıkmaya can atardım. Orada tuhaf bir heyecan ve bir cins hüzün saklıydı sanki. Çamaşırlığın seslerin yankılandığı duvarları arasında olma hissini şu anda bile hissediyorum desem?

Dairemiz yüksekte olduğu için Taksim Meydanı’na kadar görebilirdik. Sokağa çıkma yasaklarının terk edilmiş Taksim’ini panoramik (uzaktan çekilmiş ama detayları da barındıran) bir fotoğraf olarak kaydetmişim zihnime. Sadece meydanı değil, çevre evlerin damlarını, damlara asılı çamaşırları da. Binalar birbirine o kadar yakındı ki nasılsa tanımadığımız insanların hikâyelerini bilirdik. Hatta inanmayacaksınız ama sadece el sallaşarak arkadaş edindiğimiz bile oldu, evet. Üç kız kardeş işi pankart hazırlama boyutuna getirip, birbirimize gitme-gelme ortamı yaratmıştık uzak bir apartmanın iki kız kardeşiyle.

Sokaklarda şarkı söyleyerek dolaşma alışkanlığım da o günlerden kalma. Hatta hem şarkı söyler, hem seke seke yürüyerek bir tür dans ederdim. (keşke size de gösterebilseydim:) Otobüse binince oturamazsak, “İşte şimdi düşüyorum!” diye bir yaygara koparır ve bir şekilde bize yer verilmesini sağlardım. Koyu renk gözlerimden yana çok dertliydim. “Anne, beni neden böyle kara kara gözlü çıkardın!” sık sık anılan bir yakınmam, “Anne, arabalı baba alalım,” serzenişim en iyi hatırlanan ilk hıyanetimdir.

İşte o binanın dik ve helezonik merdivenleridir tarihi yuvarlanışımın sahnesi ve işte o merdivenlerdir babamın gece gezmeleri dönüşü uyuyakalan beni gık demeden taşıdığı merdivenler.

Çok misafirimiz olurdu. Şenlikli akşam yemekleri, Pazar misafirleri, yatıya gelenler gidenler. Annem her zamanki becerisini o zaman da konuşturur, harikalar yaratırdı sofralarında. En çok sevdiğim zamanlar, bana yatak kalmayıp iki tekli koltuğun birleştirilmesinden yaratılan portatif karyolayı kaptığım zamanlardı. Ya da annemin, biz küçükler için “İşte restorana geldiniz, burası da sizin masanız,” sunumuyla sehpaya hazırladığı minik ziyafetin başına geçmek.

Gri kumaş kaplı salon koltuklarının kol dayanan yerlerine tükenmez kalemle karalamalar yapmak ve yazılar yazmak en büyük zevkimdi. (Ve bu yüzden hiç dayak yemedim:) Okuma yazmayı evde, ablasından, Gırgır dergisi eşliğinde öğrenmiş bir çocuk için çok tuhaf olmasa gerek… Kendime bir sınıf yaratmışım işte! En sevdiğim kitaplar Lastik Pabuçlar ve Fedor Amca’ydı,  Mehmet Seyda’nın Bir Gün Büyüyeceksin’i hayatıma girene kadar. O kadar çok okumuşum ki resimleri hala gözlerimin önündedir. Bir de Işıl’ın, kapağında yeşil bir papağan olan müzik kitabı var aklıma gelen. Ve İngilizce bilmeyen iki küçük cadı olarak, “Long long ago, long ago…” şarkısını kendi beste ve yorumumuzla söyleyişimiz.

Çocukluk insanın anavatanı gerçekten. Daha güvende, daha mutlu, daha kalabalık, daha sevinçli olduğumuz bir yer yok. Tıpkı Portakallı Tic-Tac şekerinin, akşam iş dönüşü babamın Bond çantasından çıkan çokoprenslerin ve fındık ezmesinin, annemin sık sık aldığı fındıklı Beyoğlu çikolatasının, cam şişede satılan litrelik kolanın suyla karıştırılan tadının hiçbir şeyde olmaması gibi.

O anavatana sığınıyorum büyümek zor geldiğinde. Şu anda olduğu gibi, cama yansıyan görüntümde, peri ailesinin tıpa tıp bana benzeyen kızının kocaman gözlerinde, olasılıkların sonsuz olduğu bir masal görüp seviniyorum ve umutlanıyorum her şey çok güzel olacak diye.

Ne zaman akşamın çöktüğü o saatlerde yolda, sokakta olsam, Erol Evgin’in şarkısı çalar zihnimin arka planında. O saatlerde çekilmiş bir fotoğraf belirir gözümün önünde.

Yağmurlu, soğuk bir cadde, ışıklar, yürüyen insanlar, dükkânların tabelaları… Yılbaşı öncesi belki zaman. Bir tür ürperti geçer içimden… Eve vaktinde varamazsam kaybolurum korkusu belki.

Ürpertiyi bastırmak için daha yüksek sesle söylerim şarkımı… Duymamak için korkunun sesini. Pek uygun düşmese de sözleri.

Evlerin ışıkları bir bir yanarken… Bendeki karanlığı gel de bana sor…